Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
4.Bölüm: Nisyan Kitabevi
Kasım 1978/ İstanbul
Her şey olmaması gerektiği kadar kötü, olmaması gerektiği kadar gerçekti.
Anarşist olduğum iddiaları, geleneksel öfkenin ve sağın zehir zemberek ağır bastığı Piyalepaşa Mahallesinin bütün sokaklarına birer yıldırım düşürmüştü. Sıkıyönetim fısıltılarının, boykotların, her köşe başlarından kalkan genç cenazelerinin ve bitmek bilmeyen kahvehane taramalarının birbirine karıştığı 1978’in o tekinsiz günlerinde, aslında hiçbir suçumun olmamasının zerre hükmü yoktu. O eylemde gözaltına alınmıştım. Doğup büyüdüğüm mahallenin duvarlarında adımın yanına iliştirilen o tek kelime yeterli olmuştu.
Anarşist.
Tek bir gecede, selamı sabahı kesilen, acaba geceleri evlerinin camları taşlanır mı korkusuyla uyuyamayan, sokakta yürürken suikaste kurban gider miyim düşüncesiyle evinden bile çıkamayan, bu memleketi bölmeye ant içmiş gibi bakılan bir vatan hainine dönüşmüştüm.
Dışlanıyordum.
Bir ay öncesine kadar annemle yaşıyordum, sonrasında annem kendi annesinin bakımını üstlenmek için memlekete döndüğünde artık yalnız yaşayan bir kadındım. Bilmiyorum, belki annem de herkesle aynı düşüncede olmuş ve babamın 1960 yılında suikaste kurban gittiği bu evde beni terk etmişti. Bunu öğrenmek zordu, anneannemin evinde ev telefonu yoktu. Arayamazdım. Mektuplar yazıyordum ama postanede çalışan kişi, aynı zamanda mahallemde beni vatan haini ilan edenlerden biri olduğu için örgüte şifreli bir mesaj yazdığıma, onlarla haberleştiğime inanıyordu. Mektup göndermeme elbette yasal bir hakkı yoktu, bunun için de arkamdan iş çeviriyor olsa gerek. Yazdığım mektupları ulaştırmamak için ya adresi karalıyor ya da posta kutusundan gizlice alarak çöpe atıyordu.
Çünkü annemin beni terk etmiş olma ihtimalini varsaymazsak yirmi yedi mektubumun da yirmi yedi kez cevapsız bırakılması bana pek mantıklı gelmiyordu.
Son bir buçuk aydır nasıl hâlâ hayatta kaldığımı bilmiyordum, bazı geceler aç yattığım oluyordu. Param yoktu, erzağım tükeniyordu. İş bulamıyordum. Piyalepaşa ahalisi bana iş vermiyordu. Bugün başka bir mahallede iş aramak için dışarı çıkacaktım. Bunun için uygun yer olarak Kulaksız’da aramayı düşünüyordum. Üzerimdeki o ‘vatan haini’ damgasını Piyalepaşa’da bırakmak, kimsenin beni tanımadığı loş sokaklarda akşam eve dönene kadar da olsa kaybolmak istiyordum. Kulaksız'ın yüksek duvarlı, dar sokaklarına girdiğimde her vitrine, her dükkan kapısına dikkatle baktım. Kendimi saklamayı, bakışlarımı yere eğmemeyi ve gerekirse dünyanın en pürüzsüz yalanını söylemeyi son bir buçuk ayda öğrenmiştim. Çünkü 1978’de bir edebiyat mezununun atanamayıp sokak sokak iş araması hemen şüphe çekerdi.
Kulaksız’ın gözden uzak ara bir sokağında eski bir kumaşçı dükkanı gördüm, vitrininde tezgahtar aranıyor ilanı asılmıştı. Derin bir nefes alarak içeri girdim. Yüzümdeki sıradan bir edebiyat öğrencisi sıfatıyla, kasadaki adama ithafen konuştum. “İyi günler, ben iş ilanı için geldim.”
İş hakkındaki sorularını teker teker cevaplarken, arkamdan tanıdık bir ses yükseldi. “Mehmet Efendi, artık kimlerin dükkanına kim girip çıktığına bakmıyor musun?”
Bu bölümün ilk 12 paragrafını okudun. Geri kalanını okumak için ücretsiz hesabınla giriş yapabilir veya hemen kayıt olabilirsin.
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Bir prens varmı bu kızı bu hayattan çekip alsın ya... 🥺
Yine harikaydi👏👏👏❤️❤️❤️❤️
Yorum
Yorum bulunamadı.