Öne Çıkanlar
Şu An Trend
Son Eklenenler
✨💮💮💮💮💮✨
Kül Rengi yolculuğunda dilerim, en az benim kadar sizler de okumaktan zevk alırsınız.
Kafamda kurguladıklarımın kaleme yansımaya başladığı ilk günden beri bu hikâyeyi yazmak benim için tarifsiz bir heyecan oldu. Her satırına ayrı emek verdiğim her seferinde yeni bilgi aktarımları içersin diye konuyu baz alarak gerek araştırmalar gerek daha şatafatlı sözler kullanmaya epey zaman ayırmalarımla beraber, her ayrıntısına ve detayına özendiğim, bazen yazarken benim bile devamını bir an önce getirmek istediğim bir kitaba dönüştü Kül Rengi.
Bende bıraktığı yer ise daha şimdiden kendine bir taht kurdu.
Umarım siz de bu yolculukta Nilüfer’in dünyasına adım attığınızda, benim yazarken hissettiğim heyecanın bir parçasını hissedersiniz.
Şimdiden okuyan, destekleyen ve bu hikâyeye kendi dünyasında bir yer açan herkese sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum ayrıca belirtmek isterim ki bu romanın tüm hakları saklıdır aksi takdir de yaptırımları olacaktır.
Keyifli okumalar. 🩷
Haziran ayının en sıcak günlerinden birini yaşıyor olmalıydık.
Zira götüme yapışmış pantolonumun başka bir açıklaması olamazdı. Çok terleyen biri olmamama rağmen her yerim yapış yapıştı.
Edirne'ye gidiyorduk.
Hay ağzıma sıçılsaydı da ben de “Düğüne geleceğim.” demeseydim.
Millet evleniyor diye niye ülkenin diğer ucundaki şehre, kargalar daha bokunu yemeden, yedi kişi bir arabada iki büklüm gidiyorduk ki...
Gerçi ben düğün için gitmiyordum.
Aniden aklıma dank eden aydınlanmayla yüzümde sinsi bir tebessüm yerini almıştı.
Çekilin yoldan.
Fingirdek ruhuma heyecan yaratmaya gidiyorum.
Öbür türlü sabahın altısında kimse beni yollara düşüremezdi. Şimdi ise bir zamanlar platonik olduğum, uğruna yaşlar döktüğüm maymunun köyünden biriyle evlenen, bilmem babamın neyi olan, adını daha dün öğrendiğim Musa amcamın kızını evereceğiz.
Dün annemin,
“Yarın Edirne'de düğün var, gelecek misiniz?”
sorusuna Kader ve Meltem'in —ki kendileri ablalarımdır— cevabı hayır olsa da ben Edirne'nin neresi diye sormuştum.
Annemden aldığım cevap, içimdeki kelebekleri uyandırmaya yetmişti.
“Uzunköprülüymüş damat.”
demişti.
Gelinimiz kına istememiş, “Bir gün düğün yapalım, yeterli.” demiş diye anlatıyordu.
O anlatadursun, ben çok farklı dünyalara dalmıştım bile.
Hemen Yaren ve Elfida'yı arayıp,
“Yarınki düğüne gidelim.”
demiştim.
Anında kabul etmeleri şaşırtmıştı.
Sonuçta altı buçuk saat yol çekecektik.
Hadi benim emellerim farklı da size ne oluyor be, demek istesem de durup dil dökmek zorunda kalmamamın sefasını sürmeliydim.
“Tamam o zaman, yarın görüşürüz.”
deyip telefonu kapattım ve odama koştum.
Gerçekten koşmuştum, hem de topuklarımı götüme vura vura.
Odadaki Meltem'in,
“Ne oluyor?”
sorusuna aldırış etmeden, bu seneki düğünler için aldığım kahverengi, üzerime yapışan uzun saten elbiseyi yarın sabah giymek üzere yatağımın köşesine park ettim.
Hemen altına gold topuklu ayakkabılarımın bulunduğu ayakkabı kutusunu koydum.
Yarın takacağım ayakkabılarla aynı renkteki el çantamı da hazırlayıp gold takılarımı masanın üzerine düzgünce dizdim.
Son olarak duşa girip temizlenmiş bir vaziyette yarın olmasını beklemeye başladım.
Sonuç olarak arabada; Yaren, Elfida, dayımın eşi Nimet yengem, onun kucağında Elfida'nın kardeşi olan minik kuzenim Yusuf ve ben, arka koltukta Edirne yollarındaydık.
Babamın muhteşem playlistindeki şarkılar eşliğinde herkes sırayla sıcak havaya laf ediyordu.
Hemen yanımdaki Yaren ise aynı zamanda kitap okumaya çalışıyordu.
Havanın sıcaklığının vermiş olduğu gerginlikle kıza salça oldum.
“Sen ne yapıyorsun ya, kafan mı güzel?”
Kitabın verdiği sakinlikten olsa gerek, melül melül bana bakıp önüne döndü.
Yeterli cevaptı da tatmin olmamıştım.
“Bu sıcakta kitap mı okunur?” dedim.
Yine sessiz kaldı.
Hatta bu sefer gözünü kitaptan dahi ayırmadı.
“Şarkıdan da mı rahatsız olmuyon?”
Yine cevap olarak susmayı seçtiği için,
“Ergen.”
diyerek başımı kitabı tuttuğu hizaya eğip tavşan dişlerimi dudağımın önüne getirerek,
“Hığğ!”
yapmıştım.
Yaren,
“Sen önce kendine bak, dişlek.”
diyerek aynı şekilde,
“Hığğ!”
yapmıştı.
Elfida hemen araya girip,
“Sen önce kendi dişlerine bak, ayrık dişli.”
deyince İbrahim Tatlıses kahkahası atmıştım.
Yetmemiş, oturduğum yerden doğrulup,
“En sevdiğim kuzenim!”
diye haykırarak alnına en seslisi ve en sulusundan bir öpücük kondurup tekrar yerime sinmiştim.
Elfida yüzünü ekşitmiş, elbisesinin yakasıyla alnını siliyordu.
Yaren ise en kindar kişiliğiyle önce Elfida'ya,
“Sen ne karışıyorsun, Gargamel burun? Hem benim dişlerim zengin dişleri gibi.”
demiş, sonra bana dönerek az önce Elfida'yı öpmek için yanlışlıkla altımda ezdiğim ayaklarını göstermişti.
“Bir dahakine utanma, gel kucağıma yuva yap, tamam.”
deyip en yalancısından şefkatli bir öpücük atmıştı.
Ben de en yalancısından sırıtmış, öpücüğünü havada yakalamış gibi yapıp elimi göğsüme götürdüm.
Kısa muhabbetimizin hemen ardından herkes kendi âlemine çekildi.
Ben de yanımdaki kızlara içimdeki ani sevgi patlamasıyla gülümseyerek bakıp kafamı cama yasladım.
Elfida renkli gözleri, belirgin yüz hatları ve annesinden aldığı uzun, kavisli burnuyla dikkat çeken, kapalı ve sarışın bir kızdı. Tehlike saçan bir civcive benzerdi. Hırçın görünürdü ama sevdiklerine karşı anaç ve sıcakkanlıydı.
Bana çok yakın hissederdim Elfida'yı.
Yaralarımız birbirine benziyordu.
Teyzemin biricik kızı Yaren ise bambaşkaydı.
Kendini severdi. Hem de fazlasıyla.
Marka kıyafetlere, kaliteli makyaj malzemelerine ve güzel mekânlara bayılırdı. Özgüveni öyle yüksekti ki karşımızda kasım kasım kasılan kızları da bize bakan erkekleri de çoğunlukla kendi çekiciliğine bağlardı.
Biz bunu, eniştemin ve abisi Kerem'in Yaren'e porselen bebek gibi davranmasına bağlıyorduk.
Üç kardeşlerdi ve Yaren ortancaydı. Maddi durumları orta seviyede olsa da Yaren her anlamda zengin büyümüştü. Biraz şımarık, biraz kıskanç ama merhametliydi. Yeni aldığı kıyafetleri ve makyaj malzemelerini çoğu zaman bizimle de paylaşırdı.
Ailesinin bazı meselelerini de bilirdik. Teyzem zaman zaman annemin yanına gelir, enişteme söver, ardından da çocuklara hiçbir şey anlatmamamızı isterdi.
“Babalarından soğusunlar istemem.”
derdi.
Ben Yaren'e, Akif abim de Kerem'e hiçbir şey söylemezdik.
Her şeye rağmen onlara imrenerek bakardım.
Kardeş bağları güçlüydü. Anne ve babaları ne yaşarsa yaşasın, çocukları onların sorunlarını çözmek zorunda kalmıyordu.
Bu bile bana iyi bir aile görüntüsü gibi geliyordu.
❀
Düşüncelerimin arasından çok çişimin geldiği de geçince babama:
“Benzin istasyonunda dursak olur mu?” dedim.
Soruma kafasını sallayarak cevap vermişti.
El mahkûm, durmayı beklemeye başladım.
Yolculuğun dördüncü saatindeydik.
Ne ara geçtiğini anlamadığım saatlerle birlikte, ne ara bu kadar mesanemin dolduğunu da anlamamıştım.
Yerimde kıvranıyordum.
Nihayet durunca gözlerimin içi parlamış, koşar adımlarla kendimi tuvalete attım.
Çıktığımda kimseyi istasyonun marketinde göremeyince şaşırmıştım.
Kimsenin tuvaleti gelmemiş mi?
Ama ohanesdi yani?
Arabanın kapısını açınca da içim dışım bir olduğundan, düşüncelerimi şaşkın bakışlarımla dışa vurmuştum:
“Çişiniz yok mu?”
“Yaptık biz.”
Daha da şaşırarak:
“Ne ara?”
Cevap bu kez sağ koltuk prensesi annemden geldi:
“Senin gibi iki saat durmuyoruz biz, Nilüfer. İhtiyacımızı karşılayıp çıkıyoruz tuvaletten.”
En uyuz sesimle:
“Ben de kısır çay yapmıyorum herhâlde, anne.”
diye söylenmiştim.
“Telefonla giriyorsunuz, oyalanıyorsunuz.” dediğinde kelimelerinde Kader, Akif ve Meltem de yer alıyordu.
Haklıydı.
Tuvalete bile telefonlarımızla girecek kadar bağımlıydık.
Ama bu sefer telefonla girmemiştim.
Savunmamı hız kesmeden yapıştırdım:
“Telefonu alamayacak kadar sıkışıktım. Anca rahatladım anneciğim.”
Valla doğruydu.
Tuvalete gidene kadar çişim var sanıyordum.
Sonrasında on beş kilo büyük abdestimi salmak bana da sürprizdi.
Hepimizin yüzünü, gönlünü açan tuvalet sohbetlerini bölen ses navigasyonun sesiydi:
“Hedefinize üç saat yirmi dakika kalmıştır. Keyifli yolculuklar.”
Bilgilendirmesi moralime az da olsa iyi geldi.
Yol çok uzundu.
Kahraman Deniz gibi “Ben yola gelmem, yol bana gelsin.” demeye başlamama ramak kalmıştı.
Yusuf'tan yükselen,
“Sağ ol canım.”
diyen cılız ses, kahkaha patlatmamızı sağlamıştı.
Kibar çocuktu Yusuf.
Hiç bizim sülaleye uygun bir erkek değildi.
Yani bu, iyi bir şeydi.
Elfida özel ilgileniyordu onunla.
Bir evin tek kızıydı. “O kardeş!” diye tutturmuştu ve olmuştu.
Kendisinden on üç yaş küçük kardeşine gözü gibi bakıyordu.
Yusuf bebekken geceleri her ağladığında annesinden önce koşardı kardeşinin yanına. Düştüğünde ilk o kaldırır, yarasını ilk o öperdi.
Yusufcuk, kibar olduğu kadar narindi de.
Mahalledeki çocuklar da bunun farkındaydı. Her fırsatta onunla uğraşırlardı. Yardımına yine ablası koşardı.
Küçük annemizin bu davranışını bir çocuk gelişimci olarak tasvip etmiyor, bunu sık sık dile getiriyordum.
Yusuf'u savunmasız ve özgüvensiz yetiştiren onlardı.
Evet, her çocuk biraz şımartılmayı hak ediyordu ama her şeyin de bir dozu vardı.
Geriye kalan üç saat ise Yusuf'u severek, ara ara annemle yengemin dedikodularına girip güncel bilgileri öğrenip, Elfida ve Yaren'le kritiğini yapmakla geçmişti.
❀
Düğün evine geldiğimizde saat 14.52 olduğundan kızlarla hızlıca bir şeyler yiyip hazırlanmalıydık.
Saat dörtte gelin alma başlayacak, ardından düğüne geçilecekti.
Bahçede görmek istediğim tek tanıdık bir yüz vardı ama gönül umduğunu değil, bulduğunu mu yemeliydi?
Bana kaderimin bir oyunu muydu bu?
Allah'ım, şu durumda bunu kaldıramazdım.
Yok, hayırdı.
Hayal olmalıydı.
Ama şu an bakıştığım Altay oldukça gerçekti.
Hayaller Yiğit, yaşantılar Altay'dı.
“Hay ben kaderimin, bahtının, talihinin...” diye homurdandığım sırada Elfida, “Hı?” diye anlamaya çalışan yüz ifadesiyle bana bakıyordu.
“Bir şey yok.”
Burnundan aldığım fıstık makasıyla ilerlemeye başladım.
Kızlar da aynı anda adımlamaya başlamış, yan yana yürüyerek annelerimizin peşine takılmıştık.
Yaren'in annesi gelmemişti.
Onlar düğüne davetli değildi ama Ponçikella bizim için gelmişti.
Tüm akrabalarla selamlaşırken Yaren ve Elfida birilerinin hakkında konuşmaya başlamıştı bile. Benim tüm odağım ise Altay'ı görmüş olmamdı.
Altay'la bu yılın mart ayında bir hafta konuşmuştuk.
Birbirimize resmen love bombing yapmış, öyle ki hiç buluşmadığım çocukla ileride olacak çocuklarımızın isimlerini bile ayarlıyorduk.
Konuşmamızın bitme sebebi ise onun Yiğit'in arkadaşı olduğunu öğrenmemdi.
Bunu ona söylediğimde karşılıklı anlayış göstererek medeni bir şekilde konuşmayı kesmiştik.
Şu an ise Yiğit'i göremeyecek olmayı bile göze alarak geldiğim Edirne'de Altay'ı görmüş olmanın şoku vardı üstümde.
Çünkü tek bildiğim, Yiğit'in Edirne, Uzunköprülü olduğuydu.
Belki geldiğimiz düğünde Yiğit'in annesi babası bile olmayacaktı.
Aynı köylü olmaları, kesin akraba oldukları anlamına gelmezdi.
Bir umuttu işte.
Altay ise Ankara'nın Sincan ilçesindendi.
Ne işi vardı bunun burada?
Yiğit'le hep düğün düğün gezerler miydi yoksa bugünün ayrı bir önemi mi vardı?
Varsa neydi?
Bilmiyordum ama öğrenmeliydim.
Şu an her şeyden bağımsız, meraklı kişiliğimle baş başaydım.
Bakalım neler oluyordu bu aşağılık düğünde?
❀
Tüm bunların yanı sıra kimseye Altay’ı ya da Yiğit’i sezdirmemeliydim. Onlar şu an hayatımdaki en gizli kişilerdi. Aramızdaki bağı yalnızca ben biliyordum. Öyle de kalmalıydı. Aksi hâlde sülale içinde benim ölüm fermanım yazılırdı.
Olmamalıydı.
Daha çok gençtim.
Oturduğumuz masada Edirne’ye özgü düğün yemeklerinin tadına bakmakla meşgul görünsem de gözüm karşıdaki dağlara dalmıştı. Dağlar buraya fazlasıyla yakındı. Şu an Uzunköprü’ye bağlı Karayayla’daydık. Gelirken arabada babam söylemişti; düğün evinin dışında yalnızca iki ev daha vardı. Başka da ev yoktu.
Korkutucuydu.
Karşıda gördüğüm manzarayla bir an ürperip olduğum yere sindim. Sanki bir adam yalpalayarak dağın yamacında yürüyordu. Gerçi dağ zaten küçüktü. İnsanların orada yürümesi gayet normaldi.
Bu düşünceyle içimi rahatlattım ve yeniden yemeğime döndüm.
Ta ki kızlarla hazırlanmak için eve doğru yürürken gözlerim aynı noktaya yeniden takılana kadar.
Bu kez beş adam gördüm.
Ellerinde tüfek olduğunu düşündüğüm silahlarla koşuyorlardı.
Yine ani bir bocalamayla olduğum yerde durdum.
“Kızlar...”
Elimi onlara doğru kaldırıp yürümelerini engelledim. Baktığım yere bakmaları için başımı o tarafa çevirdim. Fakat birkaç saniye sonra yeniden döndüğümde ortada ne beş adam vardı ne de başka bir şey.
Kuş bile uçmuyordu.
Elfida derin bir nefes alarak:
“Ne oluyor be kızım? Yüreğime indi. Bir şey var sandım.”
Yaren de hemen atıldı:
“Aynen valla. Ayı falan gördün sandım.”
Gözlerimi devirdim.
“Yemek yerken orada bir adam gördüm. Şimdi de beş tane silahlı adam koşarak geçti. Tesadüf mü sizce?” dedim.
Yaren, sanki dünyanın en makul açıklamasını yapıyormuş gibi omuzlarını silkti.
“Evet. Ava çıkmışlardır. Adamlar. Ne var bunda?”
Elfida boş bakışlarıyla Yaren'e döndü.
“Dağa mı av için çıkacaklar?”
“Evet.”
“Ne avı?”
“Bilmiyorum, kuş avıdır belki.”
Elfida hemen itiraz etti.
“Cahil misin kızım?
"Asıl cahil sensin av sadece ormanda mı olur?”
“Bunu bir araştıracağım. Sallıyorsun gibi geldi bana.”
Yaren, dudaklarının kenarında muzip bir gülümsemeyle serçe parmağını Elfida’ya uzattı.
“Var mısın iddiaya?”
“Varım.”
“Neyine?”
“Çikolatasına.”
“İyi, al şimdiden Brownie’mi.”
Mahalle yanıyordu, bunlar hâlâ şamata derdindeydi.
Gülmeden edemedim bu hallerine.
Elfida bana dönüp yüzümdeki ifadeyi görünce yumuşak bir sesle:
“Sana öyle gelmiştir kuşum. Kafana takma,” diyerek içimi soğutmaya çalıştı.
Başımı sallamakla yetindim.
Daha fazla uzatmadım. Çünkü söylediğim her şeye mantıklı bir kılıf bulup çıkarımlarımı ağzıma tıkacaklardı.
Benimse aksine, böyle durumlarda komplo teorileri üreten bir beynim vardı. Altıncı hissim de azımsanacak gibi değildi. Aklıma gelen şeyler, ne hikmetse, bir şekilde çıkardı.
Ve bence o beş adam, az önce yalpalayarak giden adamın peşindeydi.
Halüsinasyon görmüş olamazdım.
Çünkü görmemişimdir.
Niye böyle bir halüsinasyon göreyim?
Hakkımı Yiğit’le öpüşerek kullanırdım.
❀
Makyajımı bitirmiş, saçımı yapmakla uğraşıyordum.
Kıyafetim ve takılarım üstümdeydi. Onlarla uğraşmayacak olmak güzeldi. Üşengeç bir kadındım. Sanki sabah giyinen ben değilmişim gibi bir hâlim vardı.
Ha önce, ha sonra yapmış olmak neyi değiştirirdi?
Ama üşengeç birine bunun aynı şey olduğunu anlatamazdınız. Üşengeç insanlar için öncesi mühim değildi. Onları yalnızca şu an ve sonra yapacakları işler ilgilendirirdi.
Tamamen hazır bir şekilde aynadaki aksime bakarak parfüm sıkıyordum.
Aynaya baktığımda ilk dikkat çeken şey kısa boyumdu. İnce yapılı, dar omuzlu ve keskin yüz hatlarına sahiptim. Kahverengi gözlerim, dolgun dudaklarım ve beyaz tenimin üzerinde belirgin duran koyu siyah saçlarım vardı.
Kendimde en sevdiğim fiziksel özellik akyaz oluşumdu.
Bazen kendime âşık olur, bazen de abartılacak biri olmadığımı düşünürdüm. Bence her kız bunu yaşamıştı.
Kendime göre ne çok güzeldim ne de çirkindim. Ama bu yaşıma kadar çevremdekilerin yaptığı güzellik sıralamalarında birinci sıraya konulurdum.
Şaşırtıcıydı.
Çantamı da alıp kızların hazırlanmaya devam etmelerini fırsat bilerek,
“Tuvalete gidiyorum.”
diyerek odadan çıktım.
Diğer türlü yapışık ikiz gibi dolanmamızdan, “Tuvalete gidiyorum,” desem bile takılırlardı peşime.
Maksat gizlice sigara içmekti.
Zira biraz daha içemeseydim kendimi yumruklayacaktım.
Elimdeki bu fırsatı kaçırmamak adına hızlı adımlarla hedef yöne doğru ilerliyordum. Sabah gelirken görmüştüm; samanlıklar vardı yolun diğer yanında ve sessiz duruyorlardı.
Az önceki adamların silahlarla depar attığı dağın dibi sayılırdı.
Ama yapacak bir şey yoktu.
İçecektim o zıkkımı.
Yürürken bir yandan da etrafıma bakınıyordum. Gözlerimin aradığı sadece bir çift gözdü.
Ve sonunda muradımıza ermiştik.
Gözlerimizin kesiştiği an kalbim çok hızlı atmaya başlamıştı.
❀
Diliyle dudaklarını ıslatmış, bir eli cebinde bana bakıyordu. Göz kırpmış, sırıtıyordu.
Tam bir şerefsizdi.
Ama hâlâ çok yakışıklıydı.
“Ah başım, vah başım, talihsiz başım...” diye sızlanarak başımı öne eğmiş, onu da arkamda bırakıp ilerliyor ve her şeye rağmen sırıtıyordum.
Bir yanım, “Aranma Nilo, kaşınma Nilo.” diye beni uyarırken diğer yanım Avlu’daki Kudret misali, “Kaşınıyorum, gel de kaşı.” diyordu.
Şu an kendimi bir tokatla yere sermekle, kalbimdeki yaraların acısının dinmesi için avucumu şefkatle öpüp kalbimin üstüne götürmek arasında kalmıştım.
Her ikisi de içinde bulunduğum kalabalık ortamda insanların “Napıyor bu mal?” misali üç numaralı bakışlarına maruz bırakabilirdi.
Bu yüzdendir normalce yürüyerek samanlık alandaki en ücra yere giriş yapmış, yüzümde sigaranın vereceği mutlulukla çantama uzanıyordum ki...
Arkamda hissettiğim silüet ve daha dönmeme bile fırsat kalmadan ağzıma uzanan elle neye uğradığımı şaşırmıştım.
Elin sahibi diğer eliyle de kolumu bir hışımla kavramış, bedenimi kendine yaslayıp yan yukarımdan gözlerime dikmişti bakışlarını.
Yüzü kan revan içindeydi.
Sağ gözü morarmış ve şişikti.
Onu tanıyan biri olsaydım da bu yüzü görseydim yine irkilirdim. Ki tanımıyordum üstelik.
Bu yüzün sahibi olan adamın elleri şu an üzerimdeydi.
Altıma sıçacaktım.
“Ya Ali, ya Muhammed... Artık hanginiz müsaitseniz olurdu şu an. Sizlerden gelecek bir yardım eline ihtiyacım var.”
Ellerin sahibi, ultra mega korkunç bir ses tonuyla:
“Kimsin sen?”
Asıl sen kimsin be adam?
Baskıcı aileden kaynaklı gizlice sigara içmek için uğradığım samanlıkta, tanımadığım bir adam tarafından köşeye sıkıştırılmak mı vardı kaderimde?
Kimdi bu ve bunu niye dövmüşlerdi?
Derken aklıma dağdaki adamlar geldi.
Bu, yalpalayan olmalıydı.
Bunu müsait bir zamanım olursa şayet avucumdan öperek başıma kondurduğum öpücükle kutlayacaktım.
Komplo teorilerim haklıydı.
Adam yineledi:
“Kimsin sen?”
Mal gerizekalı, şu an elinle ağzımı tutuyor, benden cevap bekliyordu.
Döverken kafasına çok vurdular zaar ki başından aşağı akan kanlar bu fikrimi doğruluyordu.
Neydim ben, Mrs. Smith falan mı?
Ağzımın üstündeki, baştan beri çekmeye çalıştığım ama bir milim bile oynatamadığım elini işaret parmağımla göstermiştim.
Aynı anda:
“Ağzımı tutuyon ya.”
diyordum.
Ama dilimden çıkanlar dışarıdan anlamsız mırıltılardı.
Dediğimi bir ben, bir Allah biliyordu.
Ama sorun bu değildi.
Karşımdaki heybetli adam elini ağzımdan çekmiş, aynı saniyede elini boğazıma götürmüş ve bedenimi kendine doğru çevirmişti.
Tehdit ediyordu:
“Eğer bağırırsan, buraya seni kurtarabileceğini düşündüklerin adım dahi atmaya başlamadan seni öldürür, buradan tüyerim. Olan sana olur.”
Kekeleyerek:
“Tamam.”
diyebilmiştim.
İçinde bulunduğum durum ataklı kalp krizi geçirmelikti ama ben konuşabiliyordum.
Enteresandı.
“Kimsin sen?” diyen sesi bu sefer sakindi. Boğazımdaki elleri sıkmıyor, yalnızca tutuyordu.
Gözlerimdeki korkuyu görmüş olmalıydı.
Bu iyi bir şeydi.
“Cevap ver.” diye kükredi.
Bu sefer kekelemeden, oldukça sakin bir şekilde:
“Sigara içmeye geldim.”
demiştim.
“Buraya mı?”
Sesi alaycıydı.
“Kimse görmesin diye geldim buraya. Asıl sen kimsin?”
Artık karşımdakinin birilerinden saklandığını, hırpalanmış bedeni ve yaralarından anladığım kadarıyla alelade biri olmadığını anlamıştım.
“Seni ilgilendirmez kim olduğum. Al çantanı, git buradan.”
Başıyla az önce korkudan yere fırlattığım çantamı işaret ediyordu.
Sorgulamaya gerek yoktu.
Dediğini yapmış, sigaranın anasını avradını demek suretiyle toprakta topuklularımla koşmaya çalışıyordum.
Düğün evinden buraya müzik sesleri gelmeye başlamıştı.
“Seni gidi topal,” diyordu şarkı da.
İçinde bulunduğum durumda kulağımın işittiği çok manidar sözlerdi bunlar.
Toprağın üzerinde topuklularla koşmam uzayda maskesiz durmakla eşdeğerdi çünkü.
Az önce buraya nasıl gelebilmiştim?
Sigaranın şevki beni parmak uçlarımda süzülerek getirmiş olamazdı herhâlde.
“N'olursun canım topuklum, goldluğuna ömür verdiğim, kaçmamız lazım. Biraz daha durursak seni bir daha giyebilecek bir ayak bulamayabilirsin.”
diye dıştan konuşmaya başlamıştım.
İkna olmuş olacak ki saplandığı topraktan çıkmıştı.
Tam heybetlinin yanından ayrılmıştım ki üzerimize yağan kurşunlar buna izin vermemişti.
Ben ne olduğunu anlayamadan arkamdaki heybet kolumdan kavramış, ikimizi de kurşunların gelemeyeceği tarafa çekmişti.
Artık çok geçti.
“Artık çok geç.”
diyordu.
Sesi duygusuz, bakışları ifadesizdi.
Bu durum ona yabancı değildi, anlaşılan.
Ama şu an karnımda oluşan ağrı, stres altında olduğumun kanıtıydı.
Dehşete düşmüş bakışlarımla ona dönmüş, sakinliğiyle bakışmaya başlamıştım.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
mükemmelll
Yorum
Yorum bulunamadı.