Öne Çıkanlar
Şu An Trend
Son Eklenenler
✨💮💮💮💮💮✨
Kül Rengi yolculuğunda dilerim, en az benim kadar sizler de okumaktan zevk alırsınız.
Kafamda kurguladıklarımın kaleme yansımaya başladığı ilk günden beri bu hikâyeyi yazmak benim için tarifsiz bir heyecan oldu. Her satırına ayrı emek verdiğim her seferinde yeni bilgi aktarımları içersin diye konuyu baz alarak gerek araştırmalar gerek daha şatafatlı sözler kullanmaya epey zaman ayırmalarımla beraber, her ayrıntısına ve detayına özendiğim, bazen yazarken benim bile devamını bir an önce getirmek istediğim bir kitaba dönüştü Kül Rengi.
Bende bıraktığı yer ise daha şimdiden kendine bir taht kurdu.
Umarım siz de bu yolculukta Nilüfer’in dünyasına adım attığınızda, benim yazarken hissettiğim heyecanın bir parçasını hissedersiniz.
Şimdiden okuyan, destekleyen ve bu hikâyeye kendi dünyasında bir yer açan herkese sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum ayrıca belirtmek isterim ki bu romanın tüm hakları saklıdır aksi takdir de yaptırımları olacaktır.
Keyifli okumalar. 🩷
KÜL RENGİ/ İKİNCİ BÖLÜM
Ayakkabının topuklarını kır emri gelmişti.
İçim kan ağlaya ağlaya dediğini yapmaya koyuldum ama lanet topukların tekini dahi kıramadım. Zaman daralıyordu. Kaçmamız lazımdı ve bu çamurun içinde topuklarla koşamazdım. Dersimi almıştım.
Bu yüzden sorgulamadan kırmaya çalışıyordum.
İki elimle topuğumu kavramış, sarsıyordum. Daha çok kendimi sarsıyordum gerçi ama olsundu. Çaba başarının yarısıydı neticede.
Artık topuklara sesli sövüyordum.
Heybetli de sıkılmış olmalıydı ki bu tarafa yaklaşan var mı diye etrafta gezinen gözlerini bana çevirdi. Aynı anda az önce belinden çıkardığı 9 milimetreyi diğer eline alıp bana doğru uzandı ve topuklarımı saniyeler içinde kırdı.
Madem bu kadar çabuk kırabilecektin, ne diye bana uğraştırıyorsun? Kırsaydın, kaçardık hemen. Oyalanmadan!
Sitemlerimi duymamış gibi bir hâli vardı. Umursamadan bakışlarını yine sağa çevirdi. Birkaç saniye sonra tekrar bana döndü.
“Sürünerek yolun diğer tarafındaki ormana geçeceğiz. Sadece bana ayak uydur. Başka herhangi bir şey yapma. Yalnızca benim yaptıklarımı yap.”
Söyledikleri karşısında kaşlarımı çattım.
“Ben niye seninle kaçıyorum? Sen kimsin? Terörist falan mısın sen? Sen nereye gidiyorsan git, ben düğün tarafına gideceğim. Senin peşindeler, benim değil. Seninle alakam yok.”
Mermi yağmuruna tutulduğumuzdan beri ilk defa cümle kurmuştu.
“Seni yanımda gördüler. Peşini bırakırlar mı sanıyorsun?”
Sözlerine karşılık hemen atıldım.
“Lan, kim bu adamlar? Niye söylemiyorsun?”
Gergindim.
Neyin içine düşmüştüm böyle?
Adam bir bokun içindeydi belli ama burası benim olmamam gereken bir yerdi.
Kafama sıçayım.
Benim burada ne işim var?
Elimi iki saattir çalan telefonuma uzattım. Yokluğumu da fark etmişlerdi. Düğün başlayalı bayağı bir vakit geçmişti. Konvoy yapılmış, şarkı bile açılmıştı. Ben ortadan kaybolduğumda millet hazırlanıyordu.
Ne desem bu saatten sonra aklanamazdım.
Gideceğimi söylediğim tuvalette yoktum. Oraya çoktan bakmışlardır zaten.
Korkudan değil, sinirden gözlerim dolmuştu.
“Beni tutmayıp başta gitmemi söyleseydin bu durumda olmazdım!” diye yine bağırdım.
Kafam karıncalanıyordu. Kurşunların hedefindeyken bile korkum isabet etmelerinden değil, kurtulursam babama ne diyeceğimden kaynaklanıyordu.
“Allah kahretsin!” diye dişlerimin arasından söylendim.
Telefonumu çantamın içine koydum.
Ne olurdu biraz anlayışlı olsalardı?
Şimdi bırak kurtulduktan sonrasını düşünmeyi, buraya gelip kurşunların hedefi bile olmazdım.
Beynimi kemiren düşünceler arasında Heybetli, nihayet kendinden ve arkasındakilerden bahsetmek zorunda olduğunu anlamış gibiydi.
“MİT’e bağlı bir ajanım.”
İçimde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissettim.
MİT mi?
Şaşırmıştım. Hem de fazlasıyla. Ama yüzüme yansıtmadım. Karşımda kim olduğunu anlamaya çalışırken panik yapmanın hiçbir işe yaramayacağını biliyordum.
O ise sanki az önce hayatımın en büyük şaşkınlığını yaşamama sebep olmamış gibi konuşmaya devam etti.
“Benden korkmana gerek yok. Sana zarar gelmesine izin vermem. Kafandaki soruların hepsine daha sonra cevap vereceğim. Şimdi ikimiz için de doğru olan beraber hareket etmek. Eğer düğüne gidersen sadece kendinin değil, oradaki herkesin sebebi olursun.”
Sözlerini duyunca yüzüne baktım.
“Kim bu adamlar?”
Eteklerim zil çalıyordu ama bunu belli etmemeye kararlıydım. Her şeye rağmen soğukkanlılığımı koruyarak konuşmaya devam ettim.
“Kalabalığın farkında değiller mi? Nasıl bu kadar rahat ateş açabiliyorlar?”
Sorumu yine kısa bir cevapla geçiştirdi.
“Sonra konuşuruz.”
Silahı tekrar beline yerleştirdi, ardından sürünmek için yere doğru pozisyon aldı.
Yerdeki dikenlere baktım.
Bakarken bile canım yanmıştı.
Ama yapacak bir şey yoktu.
Besmele çekip bundan sonrasını Allah’a havale etme suretiyle Heybetli ne yapıyorsa aynısını yapmaya koyuldum.
Zihnimde, sözlerini değiştirdiğim bir türküyü tekrarlamaya başladım.
Sürünüyorum dikenlerin üstünde, yaralıyam...
𓆸
Heybetli sürünürken ara sıra bana bakıp iyi olup olmadığımı soruyordu.
Her seferinde kafamı hayır dercesine sallıyordum.
İyi değildim.
Dikenler her yerimi çiziyordu. Bir de sık sık “Hızlan!” demesinden gına gelmişti artık.
Yanımdan geçen kurşulların sesinden ürküyordum. Hayatımda ölümle ilk defa bu kadar burun burunaydım.
Bir de bu herif hâlâ hızlanmamı istiyordu.
Off, sus be. Sanki sen çok hızlısın.
Hem elimden geleni yapıyordum. Daha ne kadar hızlanabilirim ki?
İçimden söylenirken yine sesini duydum.
“Biraz daha hızlan.”
Bunu söylemesini sanki pusu kurmuşçasına beklediğimden anında patladım.
“Sen çok hızlısın sanki! Ayak uydur dedin, ayak uyduruyorum işte. Sen hızlanırsan tıpkı bir yılan gibi süzüleceğim arkandan. Söz.”
Tek nefeste söylemiştim.
Dediklerimi yine tiye almamıştı.
Kurşunlar beni bulmasın yeterdi. Gerisi önemli değildi galiba onun için.
Birkaç dakikanın ardından yan yana koşmaya başladık.
Ara sıra bana kayan şaşkın bakışlarını yakalıyordum. Neden öyle baktığını anlayamamıştım. Zaten bunu sorgulayacak kısımdan da çok uzaktım.
Çok hızlı koşuyordu.
Ayak uydurabilmiştim ama dumanlarla dolu ciğerlerim artık boğazımı yakıyor, nefesim kesik kesik çıkıyordu.
Nefes almaya çalışırken peşimizdekileri sordum.
“Peşimizdeler mi hâlâ? Daha fazla koşamıyacağım.”
“Az ileride bir uçurum var. Oradan atlayacağız. Biraz sabret.”
Bunu deyince durdum.
Ben durunca o da durup kolumdan tuttu.
“Niye durdun? Hadi.”
İzbandut gibi bedeninin kaslı kollarıyla beni de peşinden sürüklüyordu.
Hızlı hızlı aldığım solukların arasından konuşmaya çalışıyordum. Çok zordu.
Ağzımı doldurmuş, birazcık da Ankara şivesi katmıştım.
“E koşmayalım olum o zaman. Ne gerek var? Şu ağacın dibinde durup adamları bekleyelim. Daha önce ölmedim ama kafadan yediğimiz kurşunla daha acısız ölürüz diye düşünüyorum. Hem boşuna yorulmayız.”
Sesim alaycı çıkmıştı ama söylediklerimde zerre şaka yoktu.
Ve bu ciddilik hiç hoşuma gitmiyordu.
Ölmeyi konuşuyorduk.
Şaka gibi.
O ise kolumdaki elini aşağıya kaydırıp elimi tuttu.
“Sen niye bu kadar zekisin, hatırlat. Buralarda ziyan etmeyelim. Bir yerlerde ol, lazım olursun bize sen.”
Tam o sırada görüş alanıma uçurum girdi.
Nallarımı yere çakmak istercesine olduğum yerde durdum.
Elimi tutan elden kurtulmaya çalışıyordum ama hayatımda daha önce hiç yaşamadığım bir olayla yine baş başaydım.
Resmen ayaklarımın üzerinde sürükleniyordum.
Her kelimenin sonunu uzatarak bağırdım:
“Lan olum, deli misin, manyak mısın? Bırak elimi! Ölmek için beni mi bekledin?”
“Kızım, denize düşeceğiz herhalde. Taşa toprağa değil.”
“Anladım zaten ama ben yüzme bilmiyorum, geri zekâlı!”
Telaşla söylemiştim.
Hafifçe kıkırdadı.
“Nasıl? Kaç yaşındasın sen? On iki falan mı?”
Sesindeki tınıyı taklit ederek cevap verdim.
“Yok be, saçmalama. On üç varım.”
Elini bana doğru uzattı.
“Su bile yutmadan kıyıda olacaksın. Hadi, tut elimi. Hızlı olmak zorundayız. Yetişecekler.”
Dediğini yapıp elini tuttum.
❀
Falez sularında, belime dolanan elin sahibinin yardımıyla yüzerek karşı kıyıya ilerliyorduk.
Suya nasıl düştük, nasıl kafamızı sudan çıkardık, orayı yakalayamamıştım. Her şey saniyeler içinde olmuştu.
Şaşırmamıştım.
Çünkü adam istihbaratçıyım diyordu. Özel yetiştirilmişti yani.
Eğer doğru söylüyorsa tabii.
Hani hemen kıyıda olacaktık? Yalancı, sudayız hâlâ.
Bakışlarını bana çevirdi. Yüzünde yalandan bir kınama vardı.
“Laflarımı çarpıtıyorsun şu an.”
“Ne?”
“Ben, su yutmadan kıyıda olacağımıza dair söz verdim. Sen uydurdun bir yerinden hemen kıyıda olacağın sözünü. Resmen iftiraya uğruyorum.”
Abi adam doğru söylüyor ha, diye Adana frekansına geçen sağ meleği duymazdan geldim.
Burnumu düşürsem almazdım ki.
Söz namustur. Sözümün arkasında durmalıydım.
Sesime korku ekledim.
“Hiii! Sen kafanı çarpmışsın olum. Kısa süreli hafıza kaybı bu.”
Anında ciddileştim.
“Bir de istihbaratçıyım diyorsun. Daha ne dediğin hakkında fikrin yok. Esefle sınadım seni, haberin olsun.”
Son kelimelerde ciddiyetimi koruyamadım. Hafiften güldüm.
Bu yüzden yine tiye alınmamıştım.
Yüzünü buruşturunca konuşmayı bıraktım.
Yaraları vardı ve şu an tuzlu falez sularının tam ortasındaydık. Benim bile dikenlerin açtığı çizikler canımı oldukça yakıyordu. Onun yaralarıysa daha derindi. Acısını düşünemiyordum.
Yardımcı olmak için bedenimi yaslandığım bedenden ayırıp kendi başıma yüzmeye çalıştım.
Ama daha çok karada kalmış balık gibi çırpınıyordum.
Bana kahkaha attı.
“Napıyon lan?”
Gülmesini durduramıyordu.
Bi boku da becer be kızım, der gibi bir yüz ifadesiyle ona döndüm.
O ise kendinden geçmişti.
“Gülme ya! Sana yardım etmeye çalışıyorum işte. Yaralısın bir de. Beni taşıma istedim de daha çok balık oldum. Hamsi olanından.”
Kendi lafıma ben de ufak bir kahkaha attım.
Konuyu dağıtmak adına, konuşmasına izin vermeden yardırmam lazımdı.
“Şu an spontane mi hayattayız, yoksa bir planın var mı?”
Değiştirememiştim.
Teşekkür etme yöntemini tuttum, bıcırık.
“Niye teşekkür edeyim sana ya? Bana hasım kazandırdığın, sonra da uçurumdan düşürdüğün için mi?”
“Sana hasım kazandırdığım falan y—”
Cümlesini tamamlayamadan nefesimi tutmamı söyledi.
Ne olduğunu anlamama fırsat vermeden başımı tuttu ve kendisiyle birlikte suyun altına girdi.
Asıl çırpınışlarım şimdi başladı.
Gözlerimi pörtlettim. Bir yandan su yutuyor, bir yandan ona kafa sallıyordum.
Beni boğuyordu bu yabancı.
Yolun sonu gelmişti galiba.
Ne kadar başımı suyun üstüne çıkarmaya çalışsam da başımdaki ve bedenimdeki elleri buna izin vermiyordu.
Bana bakmıyordu bile.
Ölüyor muyum, umursamıyordu.
Yalnızca az öncekinden daha hızlı yüzmeye başlamıştı.
Hem de bana rağmen.
❀
Bir adanın ücra bir yerinde, dağın oyuntusunun içine girmiştik.
Girer girmez sırtüstü uzanıp derin bir nefes aldım ve yavaşça dışarı verdim. Kaç saattir damarlarımda dolaşan adrenalin dozuna alışık değildim. Kalp atışlarımın normale dönmesi, nefes alışverişlerimin düzelmesi zaman alacaktı anlaşılan.
Kendime yardımcı olmak adına gözlerimi kapattım. Bir yandan da sakinleşmeye çalışıyordum.
•••
Kaç dakikadır yerde uzanıyordum, bilmiyorum.
Çok yorulmuştum.
Saatlerdir suyun altındaydık. Üstelik kıyıya yaklaştıkça daha sık suyun altına girmemiz gerekmişti.
Başta adamın beni öldüreceğini düşündüğümden paniklemiş, nefes alışverişlerimi kontrol edememiş ve epeyce su yutmuştum. Bilincimi kaybetmek üzereyken yeniden suyun yüzeyine çıkmıştık.
Kendime gelmem biraz zaman almıştı.
Toparlanır toparlanmaz yaptığım ilk şey ise yanımdakine tokat atıp hesap sormak olmuştu.
Hazırlıksız yakalandığından birkaç dakika boyunca gözlerini kırpıştırıp “Bu neydi şimdi?” dercesine bana bakmıştı.
“Katilsin sen!” diye haykırmıştım yüzüne doğru.
“Beni boğdun! Hem de suyun altında! Ben sana ne yaptım? Ne istiyorsun benden?”
Eceli gelen tavuktum, bana her şey mübahtı.
Tam devam edecektim ki...
“Kes artık saçmalamayı.”
Otoriter ses tonuyla beni bir anda susturmuştu.
Bu ses tonu hayra alamet değildi.
Gözlerini kırpıştırıp alık alık bakma sırası bendeydi.
“Seni öldürecek olsam yanımda tutmazdım. Sana zarar gelmesini istesem, geldiğin yere git demem bile yeterli olurdu. O yüzden bana sürekli aynı şeyleri tekrarlayıp durma. Ayrıca senin bana güvenmekten başka bir çaren yok.”
Son cümlesi beynimde yankılanıyordu.
Anlık gelen sinirle bir hışımda yanımdakini geriye savurmuş, bedenimi ondan kurtarmıştım.
“Samanlıkta karşıma çıkıp benim kim olduğumu sorgulayan sensin!”
Sinirin bir anda puf olup gitti. Ellerimi havaya kaldırıp söylediklerime uygun hareketler yaptım.
“Git dedin bana! Tam gidecekken ne hikmetse başımıza kurşunlar yağdı. Bu kez de—”
İşaret parmağımı ona doğru salladım.
“‘Gidemezsin, benimle gelmek zorundasın.’ dedin. Beraber kaçtığımızda kurtulmamız için buradan atlamamız lazım diyerek beni bir uçurumdan atlattın.”
Sesim giderek yükseliyordu.
“Bir de bana MİT'çiyim diyorsun! Lan, her şeyi bir kenara bırak. Tam sana inanmışken kafamı suya sokup çırpınışlarıma rağmen beni sudan çıkarmıyorsun!”
Kollarımı iki yana açtım.
“Allah aşkına sen söyle, ben sana nasıl ve neden güveneyim?”
İki saattir sükûnetle beni dinleyen adam, sanki az önce sinirden yüzü kızarmamış gibi bana bakıyordu.
“Bitti mi?” dedi usulca.
Onun aksine benim sinirim hâlâ oldukça diriydi.
“Bitti,” diye soludum.
“Güzel.”
Yine yanıma yaklaşmış, beni kendine doğru çekmişti.
Aynı anda konuşmaya devam etti.
“Bakıyorum da asıl yalancı senmişsin. Yüzme bilmiyorum diyordun ama gayet de suyun üstünde durabiliyorsun.”
Ellerini bedenimin etrafına tekrar sarmıştı.
Direnmelerim boşa çıkmıştı.
Demek ki az önce onun istediği için ellerinden kurtulmuştum.
Ya da gerçekten benden bile gizlenen, derinlerde bir yerde inanılmaz bir gücüm vardı.
En güçlü varsayımım ise boşluğuna gelmiş olmasıydı.
İnşallah ikincisindendir diye dua etmeden duramadım.
Zamanında kick boks kursuna gitmiş kızdım ben de. Kendime göre birileriydim yani.
Kurtulamadığım elleri ve bedeniyle yine kıyıya doğru ilerlemeye başlamıştık.
“Bırak beni!”
Çığlıklarımı bastıran yine onun sesiydi.
Sesimi bastırabilmek adına o da bağırmıştı.
“Bir dur da dinle artık!”
Durdum.
“Hadi, dinliyorum. Cevap ver artık.”
Tahammülüm kalmamıştı.
Artık neler oluyorsa bana açıkça anlatılmalıydı. Çünkü geri dönüşü olmayan bir yola girmiş bulunduğumun farkına varmıştım.
Bu adamla daha birkaç saattir beraberdik ama defalarca ölümün kıyısından dönmüştüm.
“Haklısın.”
Yumuşacık bir sesle başlamıştı.
“Ne desen haklısın.”
Konuşmasını, balla değil zehre bulanmış dilimle böldüm adeta.
“Ben haklı olmak istemiyorum! Ben başıma nasıl bir musibet geldiğini soruyorum sana. Yine geçiştiriyorsun beni. Sebebi ne?”
Sakinliğini korumaya çalışıyordu.
Sınırlarını zorlamaya başladığımı kızaran yüzünden anlayabiliyordum.
Ama kusura bakılmasındı.
Ben dolmuş taşıyordum.
Kimsenin sınırı beni ilgilendirmiyordu.
Dişlerini sıkarak devam etti.
“Birincisi, artık sabrımı sınamaya başladın. İkincisi, seni samanlığa çağıran ben değilim. Saçma sapan bir bahaneden dolayı gelen sensin. Adamlar da ne hikmetse sen geldikten sonra beni buldu. Bu durumda sorgulanması gereken ben değil, sensin.”
Az önceki kelimelerime imalar vardı.
Salak değildim.
Bana soru yöneltmişti kendince ama bu, tarafıma hain damgası vurmanın başka bir yoluydu.
“Eğer dediğin gibi MİT'çiysen ve ben de hain olsaydım seninle kaçmaz, seni yakalamalarını sağlardım.”
Nefes aldım.
“Farkındaysan sabahtan beri sadece neden kaçtığımızı sorguluyorum. Kim olduğunu anlamaya çalışıyorum. Peşimizdekiler neden peşimizde, şu an ben neden durduk yere ölen tavuk oldum, onu çözmeye çalışıyorum.”
Konuşmaya niyetlenmişti ki ağzını açmasına fırsat vermeden devam ettim.
“Ve emin ol, sana inanmak istemesem sana çıkarabildiğim kadar zorluk çıkarır, yine de götürdüğün yere gelmezdim. Benim sana olan tepkim, bana ne olduğunu anlatmaman. Şu saatten sonra benden bir şey gizleyemezsin. İçinde olduğun bok bataklığına beni de çektin çünkü.”
Açıklamamı yapmış, ondan tarafa dönmüştüm.
O zaten bana bakıyordu.
Beni anlamışa benziyordu.
“Kıyıda tüm sorularını cevaplayacağım.”
Daha cümlesini bitiremeden yine telaşla bizi suyun altına çekmişti.
Kıyıya ulaşana kadar bir daha konuşmadık.
Çünkü gelene kadar yalnızca aralıklı nefes alıyor, sonra yeniden suyun altına giriyorduk.
Fasulyenin faydalarıysa artık yüzebiliyor ve su altında birkaç dakika nefessiz durabiliyor olmamdı.
Heybetli'den sorularıma cevap alma vakti gelmişti.
Doğruldum.
Çantama uzanmış, içindeki telefonla göz göze gelmemle içime sıkıntı basması bir olmuştu.
Yüzümü ekşitip telefonun açma tuşuna basılı tuttum.
Sonuç şaşırtmadı tabii ki.
Kaçak Redmi'm açılmayacaktı.
Böylesi daha hayırlıydı.
Babamla abime ne diyeceğim derdi, peşimdeki silahlılardan daha mühimdi.
En kısa zamanda bir yalan uydurup bunu henüz ismini bile bilmediğim ama beraber canımızın derdine düştüğümüz Heybetli'ye aktarmalıydım.
Ağız birliği yapmamız, inandırıcılık konusunda etkili olacaktı.
Huysuzca telefonu çantaya atıp sırılsıklam olmuş paketimi avuçladım.
İç sıkıntımı ancak bununla bastırabilirdim.
İşte bu olmamıştı.
Büyük bir özenle kucağıma indirip etrafıma göz gezdirdim.
Heybetli dış tarafta, denize karşı kurulmuştu.
Öne doğru hafifçe eğilmiş olduğundan sırtındaki kaslar daha belirgin hâle gelmişti.
Bu adamın sadece sırt kasları bile benden büyüktü.
Gözüm sırayla trapez, latissimus dorsi ve erector spinae kaslarının üzerinde gezindi.
Aklım başıma, sağ meleğin “Edep, neredesin?” arayışıyla geldi.
Yanına gitmeden önce burada olmama sebep olan sigarama uzandım.
Ne olursa olsun sevdiğim şeylerden vazgeçemiyor oluşum can sıkıcı olmaya başlamıştı.
Önümdeki yabancıya doğru sarhoş dibi adımlamaya başladım.
Ani ayaklanmalar başımı döndürürdü.
Kansızlığım sağ olsun.
Yani lafın gelişi sağ olsun.
Kendileriyle kötü bir geçmişimiz vardı.
Haz etmezdik birbirimizden.
Yanına gittiğimde beni fark etmiş ama göz ucuyla bile bakmamıştı.
Gözlerimi devirerek cevap verdim ama o bunun farkında değildi.
Yüzünü ekşitmiş, yaralarını süzmekle meşgul beye soracaklarım vardı.
İnsaniyetim kabarınca ilk:
“İyi misin?”
demiş bulundum.
Bu sefer de gözlerim yaralarının üzerinde geziniyordu.
“İyiyim.”
deyip kestirip attı.
İyi değildi.
Bakarken bile insanın canı yanıyordu.
Bunlarla nasıl iyi olunabilirdi?
Vücudunda derin kesikler vardı. Deri üzerinde, organlara zarar vermeyecek gibi duran ama hatırı sayılır yaralardı.
Yırtık tişörtünün içinden görünen üstünkörü bandajlar yaralarını kapatıyordu; daha doğrusu kapatmaya çabalıyordu garibanlar.
Yüzündekiler ise artık morarmaya başlamıştı.
İlk gördüğümde yüzü kan revan içindeydi. Suya girdiğimizden temizlenmişti anlaşılan.
“Belli oluyor,” derken oturmuştum yanına.
❀
Yanı başımda, ismini bile bilmeyecek kadar yabancı olduğum bu adama güveniyordum. Sanki yanında bana bir şey olmayacakmış gibi geliyordu.
Belki de bu yüzdendi; peşimizdekiler kafama çok da takılmamıştı. Bu adamın yanında güvende olacağımız düşüncesi, benden habersiz bilinçaltıma işlemişti belli ki. Nedenini anlayamıyordum.
Birkaç saniye süren sessizliğimizi bu kez o bozdu.
“Sor.”
Hay hay efendim. Hemen başlardım.
İlk sorumu sordum.
“İsmin ne?”
Yanıtını beklemeye koyuldum.
Kafasını kaldırıp bana baktı. Düz bir ses tonuyla:
“Kara,” dedi.
Değişik bir isimdi ama daha önce de duymuştum. O yüzden üzerinde durmadım.
Tanışmak adına elimi uzattım.
“Ben de Nilüfer.”
Elim havada asılı kaldı.
Muhtemelen böyle bir adım beklemiyordu. Daha çok geri duracağımı falan düşünmüştü. Normal olan belki de buydu ama benim garip bir kriz yönetme biçimim vardı.
Sonunda elimi kavradı.
“Memnun oldum.”
“Ben de.”
Böylece tanışma faslını geride bırakmıştık.
Hız kesmeden sorularıma devam ettim.
“Tamam, istihbaratçısın, hadi inandık. Kaçmak için Edirne’nin bir köyündeki samanlık neden?”
Sesimde sorudan çok isyan vardı.
“Hıh.”
Burnundan kısa bir gülüş çıktı.
“Bu devlet sırrı yalnız. Açıklayamam.”
“Hadi hadi, her şeyi açıkladın zaten. Ona kalırsa MİT’çi olduğunu da söylememen gerekiyordu.”
Israrcıydım.
Benim bu boka sarmam onun Edirne’de olmasındandı.
“Bulgaristan’daydım. Peşimdekilerden kaçmak için ülkeme giriş yapmam gerekiyordu. Buraya en yakın şehir Edirne.”
“Sen Edirne’ye git, saklan o kadar, sonuç…”
Dalga geçmek için söylemiştim ama şakanın özü kayıptı. Neredeydik biz?
Etrafıma baktım.
Şu anda buradaydık.
Burası çok eğlenceli duran bir adaydı ama nerenin adasıydı?
Arkamızdan ara ara geçen sarı saçlı, yeşil gözlü, filinta gibi kadınlar ve her yeri dövmeli, buğday tenli, renkli gözlü, kirli sakallı erkekler, buranın gavur ellerinde bir ada olabileceği ihtimalini güçlendiriyordu.
Az önce söylediği ülke de Bulgaristan’dı.
Elimle ağzımı kapattım.
“Abooo! Bura gavur eller mi? Bulgaristan’da mıyız şimdi?”
Göz bebeklerim büyümüştü.
“Ahğ ya!”
Dizime ufak bir sille indirdim.
“Allah’ım, peşimdeki katilleri yok et. Yok, ben buranın tadını çıkarayım. Bir daha beni kimse buralara getirmez.”
Köylü Necmiye teyze kişiliğim meydana çıkmış bulunmaktaydı.
Bana bakarak kahkaha atıyordu.
Ağzının içinde gevelediği, “Akıllısı beni bulmaz, delisi peşimi bırakmaz,” sözünü anlamak zordu ama ben anlamıştım.
Zeki kızdım vesselam.
“Deli deliyi çekermiş, Kara Bey.”
“Ee, harbi burası Bulgaristan mı?”
“Evet, Bulgaristan'a bağlı Vardena Adasındayız.”
Başımı, “Vay be!” dercesine salladım.
Sorularımı sıralamaya devam edecektim elbette.
“Peşindekiler kim?”
“Terörist.”
Kısa bir cevaptı ve dünyanın en normal konusunu konuşuyormuş gibi bir havası vardı.
İnanamıyordum duyduklarıma.
“Ya Edirne’nin içine kadar nasıl girsin terörist? Bizim polisimiz, askerimiz yok mu?”
“Vatan haini düşündüğünden ve gördüklerinden daha fazla, Nilüfer. Emin ol.”
“Sınırdan geçmelerine askerler mi izin veriyor yani?”
Hızlıca cevap verdi.
“Hayır.”
“Bizim memlekette en masum olan önce halk, sonra polislerimiz ve askerlerimizdir.”
“Yani sen masum değil misin?”
En doğal hâliyle sormuştum.
Güldü.
“Ne duymak istiyorsun?”
“Gerçekleri.”
Bakışları tekrar denize döndü.
“Ben vatanıma hizmet etmekten başka bir şey yapmadım, yapmam.”
Derin bir nefes alıp bıraktı.
Canı sıkkındı.
Tanımasam da bir insanın mimiklerinden ve beden hareketlerinden çoğu şeyi anlardım. Bu, insan sarraflığından mıydı, bilmem. Ama nereden kazandığımı bilmediğim özelliklerimden biriydi.
Bazen yorucu olurdu.
İnsanları istemsizce gözler, çoğu zaman onların ruh hâline bürünürdüm.
“Nasıl yakalandın sen?”
Bakışlarında ne olduğunu anlayamıyordum.
Hüzün müydü, pişmanlık mı, yoksa öfke mi?
Bana çevirdi bakışlarını.
“Bizim meslekte bir anlık hata, bin ömrü ziyan eder, Nilüfer. Gerekli olansa hataya zamanında müdahale edip ziyan olmaktan kurtulmaktır.”
Bu cevap bana değildi.
Kendineydi.
Bir şeyleri kendine kabul ettirmeye çalışıyor gibiydi.
“İnsanın en büyük düşmanı kendisinden başkası değildir, Kara. Hayat bize seçenek sunmadan yaşatıyor bu hayatı. Bu yüzden kendine yüklenme.”
Bir anda soruları bırakmış, onu teselli ederken bulmuştum kendimi.
Peki ya beni kim teselli edecekti?
“Özür dilerim. Senin de başını yaktım.”
Diye konuşmaya meyletmişti.
“Dileme abi. Sen özür dileyecek insan değil, teşekkür edilecek insansın.”
Gözlerimi ondan ayırmadan ekledim:
“Teşekkür ederim. Vatanımı sahipsiz bırakmayanlardan biri olduğun için.”
𓆸
Canım ülkemin canım vatansever MİT mensubu Kara abi...
“Peki biz neden kaçtığın yere döndük? Adamlar daha fazla yorulmasın, eliyle koymuş gibi bizi bulsunlar diye mi?”
Götümü bir alev sarmıştı.
Güvendik dediğimiz adama bak. Götümüzde dinamit patlatacaktı.
Hani MİT’çiler zeki oluyordu? Sen resmen... Gerisini saygımdan getirmedim. Büyüğe saygı esastı. Bu adam, en iyi ihtimalle yirmi dokuz, otuz yaşlarındaydı. Öyleyse en büyük ablamla yaşıt sayılırdı.
“MİT’çi ne, kızım? Metçi der gibi... Ajan de bari, daha iyi.”
Sesli bir of çektim.
Yer değiştirmiştik adeta. Sabahtan beri sorduğum bütün mantıklı soruları şakaya vurmaya çalışıyordu. Yemezlerdi. Pes etmeden devam etmeye kararlıydım.
“Hem sen bu görevi tek başına üstlenmemişsindir diye tahmin ediyorum. Yok mu başkaları?”
“Var.”
“Neredeler?”
“Çok uzaklarda.”
Deyip dudaklarını büzdü.
“Aaa ama, yeter artık!”
Ufak bir sille indirmek için elimi kaldırdım fakat duraksadım. Yarasız bir yer bulmak sandığımdan da imkânsızdı.
Sakince kaldırdığım elimi geri indirirken, “Bezdim canımdan,” diye ekledim, yakamı silkeleyerek.
Gerçekten bezmiştim. Uyuyamamıştım. Tüm gece aklıma takılan son derece önemli noktalar vardı. Öğrenmeye çalışıyordum ama tık yoktu.
“Bana bak, vallahi boğarım seni.”
Açlık ve uykusuzluk bünyemde iyice kendini göstermişti. Gözüm kararmaya başlamıştı.
“Farz et ki anlattım. Planın neresine konacaksın? Hünerlerin neler, anlat biraz.”
Bak, hâlâ diyen benim aksime gayet eğleniyordu.
Onun gibi laubali bir tavırla yaklaşıp öğrenmeliydim.
“Daldan dala konarım. O dal olur, bu dal olur, hiç fark etmez. Siz ne emrederseniz... Başım kıldan ince.”
Saygıyla başımı ona doğru eğdim.
“Yok, sen fazla deneyimsizsin. Alamam seni işe falan.”
Rahatlığı, tam ağzının ortasına çarpma derecesindeydi ama tuttum kendimi.
Eli başının altında, bacak bacak üstüne atmış bir şekilde uzandığı yerden, içinde bulunduğumuz dağın taşlarını ezberlemeye çalışıyormuş gibi gözünü onlardan ayırmıyordu.
“Kara, yok değil mi plan falan? Beni yemliyorsun?”
Elimi kalbime götürüp, “Allah’ım, ben de kulunum. Nolur insaf eyle!” diye feryat etmeye başlamışken...
“Gerçekten yardım etmek istiyor musun?”
Sesiyle yeniden yanmıştı tüm ışıklar.
“Var yani planın?”
Umut ve sevinç dolu gözlerimle yeniden ona döndüm.
Yüzü oldukça ciddiydi. Düşünceliydi. Sorduğu soruyu sorguluyordu büyük ihtimalle.
“Abi, bu saatten sonrası ya herru ya merru. Söyle, ne yapıyoruz?”
O doğrulurken ben çoktan dibinde bitmiştim.
❀
Kara’nın tarif ettiği yerdeydim. Hedefimi görmüş, duvarın arkasında, kesinlikle son derece gizli bir şekilde, içimdeki öküzle birlikte adımlarımın gideceği yeri süzüyordum.
Yoldan geçenlerin yadırgayıcı bakışları ve bazılarının bana bakarak Bulgarca homurdanmaları, ne kadar gizli olduğumu açıkça tasdik ediyordu. Zaten yabancı bir ülkedeydim diye aldırış etmiyor, müsterih müsterih takılıyordum.
Sonunda derin bir “Huu…” çekip nefesimi bıraktım.
“Hadi Nilüfer, marş marş.”
Çekingen çekingen yürümeye koyuldum.
Pavyonun ışıltılı tabelaları ve içeriden yükselen şarkılar yüzüme vurdukça telaşım katlanıyordu. Kilit noktam ise pavyonun bodyguardı, elinde şurup şişesiyle duran Şurup isimli beydi.
Dakikalardır adamı süzüyordum.
Kara, “Şurup şişesi var adamın elinde. Oradan tanırsın.” demişti.
Bunu duyduğum saniyede şaşkınlıkla,
“Şurup şişesinin içinde alkol falan var, değil mi?”
diye sormuştum.
Ama ne yazık ki istihbaratçılarımızdan biri şişe şişe şurup deviriyormuş. O yüzden ona Şurup diyorlarmış.
Adamın tam önüne geldiğimde, Kara’nın dediği gibi,
“Şurup gölge, ışığın önüne geçti.”
dedim.
Kara’nın dediğine göre bu sözler aralarında gizli bir koddu. Ben bunu der demez adam kırmızı alarm moduna geçecek, herkesi toplayacaktı.
Karşımdaki adam, duyduğu sözlerden sonra bana bakakaldı.
İnme mi inmişti, ne oluyordu?
Yanındaki adama bir şeyler söyleyip kolumdan tuttu ve beni içeri çekti. Hızlı adımlarla bir yere sürüklüyordu.
Nihayet bir odanın içindeydik.
Depoydu sanırım burası. Etrafta yalnızca içki kasaları ve boş şişeler vardı.
“Şurup, sen kimsin?”
diye sordu.
Sorusuna soruyla cevap verdim.
“Güvenli mi burası?”
“Evet.”
“Kara gönderdi beni. Deşifre olduğumu ve tahliyeyle kaçış planını birleştirdiğimi söyle. Güvenli yerin adresini sana versin, ekibi de toplasın. Dedi.”
Dediklerini aynen iletmiştim.
Yüzünde anlam veremeyen bir ifadeyle,
“Sana neden güveneyim? Belki Kırmızı Hat’tansın.”
dedi.
“Sana bunu söylerse ‘çatı’ de. O anlar, demişti Kara.”
İleri görüşlü bir beydi.
“Ha, işte tam da bu olursa ‘çatı’ dememi söyledi. Sen anlarmışsın.”
Bakışlarını sağ alt köşede bir yere çevirdi. Dilini ağzının içinde çeviriyordu.
Az sonra bakışları yeniden beni buldu.
“Neden sana söylüyorum gizli yeri? Çünkü ben getireceğim Kara’yı.”
Kaşlarını çatmıştı.
“Neden?”
Ananınkinden demek vardı ama yuttum. Onun yerine yaralı diyerek kısa ve öz bir açıklama yapmıştım.
“Durumu çok mu kötü?”
diye ilgiyle sorunca,
“Hayır. Yani iyi de değil ama çok kötü de değil.”
dedim.
“Biz niye ona gitmiyoruz peki?”
“Çünkü güvenli değilmiş.”
“Ben de sordum bunu ona ama güvenli değil demişti.”
Nihayet ikna olmuştu. Az önce baktığı yerin arkasından bir çanta aldı.
İçinden bir kâğıt çıkarıp bana uzattı.
“Yarın sabah saat yedide burada olun.”
Elindeki kâğıdı aldım.
O çantayı yerine koyarken benim için en kıymetli kısmı söyledim.
“Bana kıyafet alıp karnımı da doyuracakmışsın.”
“Allah Allah, başka emri var mı beyefendinin?”
diye alaylı bir sitemle sordu.
Kendimden emin bir şekilde,
“Yok.”
dedim.
Sırıtan bakışlarla bana dönmüştü.
Cebinden bir telefon çıkarıp birini aradı. Karşı taraf telefonu açınca hızla Bulgarca bir şeyler söyleyip kapattı.
Az önce bodyguard arkadaşıyla da Bulgarca konuşmuştu.
İstihbaratta en ilginç bulduğum kısım, bir sürü dil bilmeleriydi.
Nasıl öğreniyorlardı acaba?
“Bekle beni burada. Üstümü değişip geleceğim. Beş dakika içinde geri gelirim. Eğer ben yokken biri gelirse sarhoş taklidi yap.”
deyip odadan çıkmıştı.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları