Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
KÜL RENGİ/ İKİNCİ BÖLÜM
Düşüncelerimin arasından çok çişimin geldiği de geçince babama:
“Benzin istasyonunda dursak olur mu?” dedim.
Soruma kafasını sallayarak cevap vermişti.
El mahkûm, durmayı beklemeye başladım.
Yolculuğun dördüncü saatindeydik.
Ne ara geçtiğini anlamadığım saatlerle birlikte, ne ara bu kadar mesanemin dolduğunu da anlamamıştım.
Yerimde kıvranıyordum.
Nihayet durunca gözlerimin içi parlamış, koşar adımlarla kendimi tuvalete attım.
Çıktığımda kimseyi istasyonun marketinde göremeyince şaşırmıştım.
Kimsenin tuvaleti gelmemiş mi?
Ama ohanesdi yani?
Arabanın kapısını açınca da içim dışım bir olduğundan, düşüncelerimi şaşkın bakışlarımla dışa vurmuştum:
“Çişiniz yok mu?”
“Yaptık biz.”
Daha da şaşırarak:
“Ne ara?”
Cevap bu kez sağ koltuk prensesi annemden geldi:
“Senin gibi iki saat durmuyoruz biz, kızım. İhtiyacımızı karşılayıp çıkıyoruz tuvaletten.”
En uyuz sesimle:
“Ben de kısır çay yapmıyorum herhâlde, anne.”
diye söylenmiştim.
“Telefonla giriyorsunuz, oyalanıyorsunuz.” dediğinde kelimelerinde Kader, Akif ve Meltem de yer alıyordu.
Haklıydı.
Tuvalete bile telefonlarımızla girecek kadar bağımlıydık.
Ama bu sefer telefonla girmemiştim.
Savunmamı hız kesmeden yapıştırmıştım:
“Telefonu alamayacak kadar sıkışıktım. Anca rahatladım anneciğim.”
Valla doğruydu.
Tuvalete gidene kadar çişim var sanıyordum.
Sonrasında on beş kilo büyük abdestimi salmak bana da sürprizdi.
Hepimizin yüzünü, gönlünü açan tuvalet sohbetlerini bölen ses navigasyonun sesiydi:
“Hedefinize üç saat yirmi dakika kalmıştır. Keyifli yolculuklar.”
Bilgilendirmesi moralime az da olsa iyi geldi.
Yol çok uzundu.
Kahraman Deniz gibi “Ben yola gelmem, yol bana gelsin.” demeye başlamama ramak kalmıştı.
Yusuf'tan yükselen,
“Sağ ol canım.”
diyen cılız ses, kahkaha patlatmamızı sağlamıştı.
Kibar çocuktu Yusuf.
Hiç bizim sülaleye uygun bir erkek değildi.
Yani bu, iyi bir şeydi.
Elfida özel ilgileniyordu onunla.
Bir evin tek kızıydı. “O kardeş!” diye tutturmuştu ve olmuştu.
Kendisinden on üç yaş küçük kardeşine gözü gibi bakıyordu.
Yusuf bebekken geceleri her ağladığında annesinden önce koşardı kardeşinin yanına. Düştüğünde ilk o kaldırır, yarasını ilk o öperdi.
Yusufcuk, kibar olduğu kadar narindi de.
Mahalledeki çocuklar da bunun farkındaydı. Her fırsatta onunla uğraşırlardı. Yardımına yine ablası koşardı.
Küçük annemizin bu davranışını bir çocuk gelişimci olarak tasvip etmiyor, bunu sık sık dile getiriyordum.
Yusuf'u savunmasız ve özgüvensiz yetiştiren onlardı.
Evet, her çocuk biraz şımartılmayı hak ediyordu ama her şeyin de bir dozu vardı.
Çocuk, yalnız başına su bile içmeye gidemiyordu. Elfida yoksa Nimet yengem, o da yoksa dayım illa ki yanında olur, kendisinin yapması gereken her işte ona yardım ederdi.
Henüz beş yaşındaydı.
Şimdiden başlamıştı sıkıntılar.
Yine iyi hoştu da bu çocuk hep beş yaşında olmayacaktı. İleride bunun ceremesini daha çok çekerlerdi.
Geriye kalan üç saat ise Yusuf'u severek, ara ara annemle yengemin dedikodularına girip güncel bilgileri öğrenip, Elfida ve Yaren'le kritiğini yapmakla geçmişti.
Düğün evine geldiğimizde saat 14.52 olduğundan kızlarla hızlıca bir şeyler yiyip hazırlanmalıydık.
Saat dörtte gelin alma başlayacak, ardından düğüne geçilecekti.
Bahçede görmek istediğim tek tanıdık bir yüz vardı ama gönül umduğunu değil, bulduğunu mu yemeliydi?
Bana kaderimin bir oyunu muydu bu?
Allah'ım, şu durumda bunu kaldıramazdım.
Yok, hayırdı.
Hayal olmalıydı.
Ama şu an bakıştığım Altay oldukça gerçekti.
Hayaller Yiğit, yaşantılar Altay'dı.
“Hay ben kaderimin, bahtının, talihinin...” diye homurdandığım sırada Elfida, “Hı?” diye anlamaya çalışan yüz ifadesiyle bana bakıyordu.
“Bir şey yok.”
Burnundan aldığım fıstık makasıyla ilerlemeye başladım.
Kızlar da aynı anda adımlamaya başlamış, yan yana yürüyerek annelerimizin peşine takılmıştık.
Yaren'in annesi gelmemişti.
Onlar düğüne davetli değildi ama Ponçikella bizim için gelmişti.
Tüm akrabalarla selamlaşırken Yaren ve Elfida birilerinin hakkında konuşmaya başlamıştı bile. Benim tüm odağım ise Altay'ı görmüş olmamdı.
Altay'la bu yılın mart ayında bir hafta konuşmuştuk.
Birbirimize resmen love bombing yapmış, öyle ki hiç buluşmadığım çocukla ileride olacak çocuklarımızın isimlerini bile ayarlıyorduk.
Konuşmamızın bitme sebebi ise onun Yiğit'in arkadaşı olduğunu öğrenmemdi.
Bunu ona söylediğimde karşılıklı anlayış göstererek medeni bir şekilde konuşmayı kesmiştik.
Şu an ise Yiğit'i göremeyecek olmayı bile göze alarak geldiğim Edirne'de Altay'ı görmüş olmanın şoku vardı üstümde.
Çünkü tek bildiğim, Yiğit'in Edirneli, Uzunköprülü olduğuydu.
Belki geldiğimiz düğünde Yiğit'in annesi babası bile olmayacaktı.
Aynı köylü olmaları, kesin akraba oldukları anlamına gelmezdi.
Bir umuttu işte.
Altay ise Ankara'nın Sincan ilçesindendi.
Ne işi vardı bunun burada?
Yiğit'le hep düğün düğün gezerler miydi yoksa bugünün ayrı bir önemi mi vardı?
Varsa neydi?
Bilmiyordum ama öğrenmeliydim.
Şu an her şeyden bağımsız, meraklı kişiliğimle baş başaydım.
Bakalım neler oluyordu bu aşağılık düğünde?
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Güzel olmuş canimmm
Yorum
Yorum bulunamadı.