İlk Adım ve Kışlanın Gölgesi
Arabanın açık pencerelerinden içeri giren serin hava, şehirdeki tanıdık ama bir o kadar da yabancı kokuları üzerimize taşıyordu. Yol boyunca babamla çok az konuşmuştuk ama aramızdaki sessizlik bu kez rahatsız edici değildi. Senelerin getirdiği mesafe, kışla sınırlarına yaklaştıkça yerini daha sakin bir kabullenişe bırakıyordu.
"Seni önce merkeze götüreyim," dedi babam, direksiyonu geniş bir caddeye kırarken. "Birkaç saat izin aldım. Şehri biraz gör, bir şeyler içelim."
Nizamiye kapılarının, yüksek duvarların ve nöbet kulübelerinin arasından geçip merkeze indiğimizde, küçük bir çay bahçesinde oturduk. Çaylarımızdan yükselen buharın arkasından babamın yüzünü izledim. Üniformasının üzerindeki her bir çizgi, omzundaki rütbeler ve yılların birikimi olan o heybetli duruş yaşanmışlık doluydu.
"Buranın havası serttir Larin," dedi çayından bir yudum alıp gözlerini gözlerime dikerek. "İnsanları da öyle. Ama alışırsın."
"Ben havadan ya da sertlikten korkmuyorum baba," dedim, sesimdeki kararlılığı saklama gereği duymadan. Masadaki çay bardağını iki elimle kavradım. "Ben buraya sadece seni görmeye veya kaçmaya gelmedim."
Babamın kaşları hafifçe çatıldı. Bakışlarındaki babacan ifade anında tecrübeli bir askerin dikkatli gözlerine bıraktı yerini. "Ne demek bu?"
Derin bir nefes aldım. İçimde haftalardır büyüttüğüm, geceleri uykularımı kaçıran o kararı ilk kez yüksek sesle dile getirecektim.
"Ben de senin yolundan gitmek istiyorum. Asker olacağım. Bu time katılmak, senin yıllarını verdiğin bu yapının bir parçası olmak istiyorum."
Masaya birden ağır bir sessizlik çöktü. Babam elindeki çay kaşığını yavaşça masaya bıraktı. Yüzündeki şaşkınlık bir an sonra yerini sert ve korumacı bir itiraza bıraktı.
"Saçmalama Larin," dedi net bir sesle. "Sen askeriye ne demek, kışla ne demek bilmiyorsun. Bu senin televizyonda gördüğün ya da çocukluk hayallerinde yaşattığın bir şey değil. Burası çocuk oyuncağı değil."
"Çocuk olmadığımı sana evden çıkarken de söyledim!" diye üsteledim, bedenimi öne eğerek. "Ben bu kararı ani bir öfkeyle almadım. Yıllardır nerede olursam olayım, kendimi ait hissettiğim tek yer burasıydı. Sen ne dersen et, bu yola gireceğim."
Babam tam bir şey söyleyecekken cebindeki telsiz benzeri telefon acı acı çalmaya başladı. Ekranı kontrol edip sıkıntılı bir nefes verdi. "Kışlaya geçmem gerek. İntibak ve tim hazırlıkları var. Bu konuyu kapanmış sayıyorum, evde konuşacağız."
"Kapanmadı," dedim ayağa kalkarken. "Ve ben de seninle geliyorum."
Kışlanın nizamiye kapısından içeri girdiğimizde devasa beton binalar, eğitim alanları ve üniformalı personellerin disiplinli yürüyüşleri karşıladı bizi. Hava asker kokuyordu; toz, demir ve katı bir disiplin. Babam içeri girdiği an etraftaki askerlerin duruşu değişiyor, herkes ona saygıyla selam veriyordu. O, bu kışlanın en kıdemli ve saygı duyulan isimlerinden biriydi.
Babam hızlı adımlarla ana binaya doğru ilerlerken arkasından yürüyordum. Koridorun sonundaki "Tim Komutanlığı" yazan kapının önüne geldiğimizde babam kapıyı çalmadan, otoriter bir adımla içeri girdi. Ben de hemen arkasından süzüldüm.
Odadaki masanın başında evrakları inceleyen adam başını hızla kaldırdı.
Hakan Komutan.
Sert yüz hatları ve yapılı duruşuyla genç, dinamik bir komutandı. Ancak babamı kapıda gördüğü an bakışlarındaki o sert ifade yerini anında derin bir saygıya bıraktı. Hızla ayağa kalkıp kendine çeki düzen verdi.
"Komutanım," dedi Hakan, babama hürmetle selam vererek. "Bir emriniz mi vardı?"
Babam elini hafifçe kaldırarak resmiyeti yumuşattı ama yüzündeki sıkıntılı ifade duruyordu. "Rahat Hakan. Bir emrim yok, özel bir durum var." Babam bir bana, bir de Hakan’a baktı. "Kızım Larin. Bugün geldi. Ama ayağının tozuyla karşıma geçip askeri eğitime katılmak istediğini, senin timine girmek istediğini söylüyor."
Hakan Komutan şaşkınlıkla önce babama, ardından hemen arkasında duran bana baktı. Yaşça babamdan küçük ve kıdem olarak onun altında olduğu için durumu tartmaya çalışıyordu. Babamın gözlerindeki o korumacı gerilimi fark etmişti.
Adımlarını bana doğru yöneltti. Aramızda birkaç adımlık mesafe kaldığında durdu. "Onur Komutanımın kızı olman gurur verici," dedi, sesi pürüzsüz ama temkinliydi. "Ancak bu timin sorumluluğu bende Larin. Babanın kıdemi veya buradaki varlığı eğitimde sana bir ayrıcalık sağlamaz. Aksine, üzerindeki gözler iki kat fazla olur. Burası hata kabul etmez."
"Ayrıcalık istemiyorum," dedim babama kısa bir bakış atıp tekrar Hakan’a dönerek. "Kimsenin kızı olarak değil, kendi kararlılığımla buradayım. Beni sınayın."
Hakan Komutan, babama kısa bir saygı bakışı attıktan sonra bana döndü. Dudaklarının kenarında zorlu bir tebessüm kıvrıldı. "Kararlılık güzeldir. Ama kışlada kararlılık karın doyurmaz, sahada hayat kurtarır. Göreceğiz."
Tam o sırada odanın açık kapısından iki kişi daha geçti. İçerideki durumu fark etmiş olacaklar ki duraksadılar. Biri oldukça enerjik ve muzip bir ifadeyle içeri göz atan Mert'ti; hemen arkasında ise buz gibi bakışlarıyla Demir duruyordu. Mert, Onur Komutan'ı odada görünce anında dikleşip selam durdu.
"Bir durum mu var Komutanım?" dedi Mert, gözleri merakla üzerimde gezinirken.
Hakan Komutan babasının yanında duran beni işaret etti. "Sorun yok Mert. Onur Komutanımızın kızı... Sanırım timimize yeni bir aday adayı geliyor."
Mert'in yüzünde şaşkınlıkla karışık sempatik bir tebessüm belirdi, Demir ise saygıyla Onur Komutan'a başını sallayıp kaşlarını hafifçe çattı. O an anladım: Babamın gölgesinden çıkıp bu kışlada kendi adımı yazdırmak sandığımdan çok daha çetin bir savaş olacaktı.
Bölüm Yorumları