Sabahları sevmediğimi söyleyemem.
Ama yaz tatilinde sabahın sekizinde uyanmak zorunda kalmak, insanın yaz tatili kavramını sorgulamasına neden oluyordu.
Gözlerimi açtığımda ilk gördüğüm şey tavandaki güneş yansımasıydı. Perdelerin arasından içeri süzülen ışık odanın duvarlarında hareket ediyor, dışarıdan gelen kuş seslerine uzaktan duyulan dalga sesleri karışıyordu.
Bir süre hiç kıpırdamadan yatakta kaldım.
Sonra komodinin üzerindeki telefonuma uzandım.
Ekranı açar açmaz üç mesaj gördüm.
Defne: Uyan.
İkinci mesaj:
Defne: Ada.
Üçüncüsü ise yalnızca büyük harflerle yazılmıştı.
DEFNE: UYAAAN!
Telefonu yüzüme yaklaştırıp birkaç saniye baktım.
Sonra cevap yazdım.
Ben: Uyandım.
Cevap neredeyse anında geldi.
Defne: Aşağıdayım.
Kaşlarımı çattım.
Ben: Ne?
Defne: Evimizin önündeyim.
Ben: Saat kaç?
Defne: Sekiz buçuk.
Telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Sekiz buçuk.
Bir insanın tatilde başka bir insanın kapısına gelmesi için kesinlikle fazla erken bir saatti.
Tam tekrar yatağa uzanacakken kapının çalındığını duydum.
Gözlerimi kapattım.
"Bu kız gerçekten gelmiş."
Yataktan kalkıp saçlarımı hızlıca topladım. Üzerime ilk elime gelen beyaz tişörtü ve açık renkli şortu geçirdim. Aynadaki görüntüme birkaç saniye baktıktan sonra fazla uğraşmadan odadan çıktım.
Merdivenlerden inerken kapı bir kez daha çaldı.
"Geliyorum!"
Kapıyı açtığımda Defne karşımdaydı.
Her zamanki gibi enerjik görünüyordu. Omuzlarında biten açık kahverengi saçlarının arasındaki renkli tokalar güneşte parlıyordu. Üzerinde rengârenk bir tişört, kot şort ve spor ayakkabılar vardı.
Elinde de bir voleybol topu taşıyordu.
Topu görünce yüzüne baktım.
"Hayır."
Defne kaşlarını kaldırdı.
"Daha bir şey söylemedim."
"Topu gördüm."
"Bu kadar mı kolay anlaşılıyorum?"
"Evet."
Defne gülmeye başladı.
"Çok güzel. O zaman hazırlan."
"Ben zaten hazırlandım."
"Buna hazır olmak denmez."
Üzerime baktım.
"Ne eksiğim var?"
"Çanta."
"Ne için?"
"Plaj için."
"Sahile voleybol oynamaya gidiyoruz."
"Sonra denize gireriz."
"Ben denize gireceğimi söylemedim."
Defne kollarını bağladı.
"Ben söyledim."
"Sen benim yerime nasıl karar verebiliyorsun?"
"Çünkü seni tanıyorum."
Başımı iki yana salladım.
"Bir gün seni kapıda bırakacağım."
"Bugün değil ama."
Gülerek kenara çekildim.
"Beş dakika bekle."
"Üç."
"Beş."
"Dört."
"Tamam."
Defne salona geçti.
Ben de odama çıkıp küçük bir çanta hazırladım. Havlu, güneş kremi, su şişesi ve birkaç küçük eşya koyduktan sonra aşağı indim.
Defne beni görünce ellerini çırptı.
"İşte şimdi oldu."
"Bir insan sahile gitmek için neden bu kadar hazırlanır?"
"Çünkü yaz."
"Bu bir cevap değil."
"Benim için cevap."
Evden çıktığımızda güneş çoktan yükselmişti.
Sokak dün geldiğimde olduğundan daha hareketliydi. Bazı dükkânların kepenkleri yeni açılıyor, kafelerin önüne masalar yerleştiriliyor, bisiklet süren çocuklar sokaklarda birbirlerinin peşinden koşuyordu.
Denizden gelen rüzgâr sıcak havayı biraz olsun hafifletiyordu.
Defne yanımda yürürken bir anda koluma girdi.
"Bugün sana bir şey göstereceğim."
"Ne?"
"Sürpriz."
"Hiç sevmiyorum."
"Neyi?"
"Sürprizleri."
"Ben seviyorum."
"Çünkü sürprizi yapan sensin."
Defne güldü.
"Bugün sahilin diğer tarafındaki küçük kafeye gideceğiz."
"Şu eski kafenin olduğu yere mi?"
"Evet."
"Orası hâlâ açık mı?"
"Geçen hafta açılmış."
"Sen nereden biliyorsun?"
Defne omuz silkti.
"Ben her şeyi bilirim."
"Geçen yıl telefonunun şifresini unutmuştun."
"O başka."
"Geçen hafta da evinin anahtarını denize düşürdün."
"Tamamen başka."
"Geçen yaz bisikletini—"
"Yeter."
Gülmeye başladım.
Defne de bana katıldı.
Sahile yaklaşırken denizin kokusu daha belirgin hâle geldi. Kumların üzerindeki sıcaklık ayakkabılarımızın tabanından bile hissediliyordu.
Voleybol sahasına geldiğimizde Eylül'ün bizi beklediğini gördüm.
Eylül, gölgede duran ahşap banklardan birinde oturuyordu. Uzun, düz siyah saçları omuzlarının üzerine düşüyordu. Üzerinde açık renkli, rahat bir elbise vardı.
Bizi görünce ayağa kalktı.
"Sonunda."
Defne hemen ona sarıldı.
"Özledim seni!"
Eylül gülerek geri çekildi.
"Dün konuşmuştuk."
"Telefonla konuşmak sayılmaz."
"Senin mantığında hiçbir şey sayılmıyor."
Defne gülerek bana döndü.
"Bak, Ada da geldi."
Eylül bana sarıldı.
"Hoş geldin."
"Hoş buldum."
"Yolculuk nasıl geçti?"
"Uzundu ama iyiydi."
"Ev nasıl?"
"Her şey aynı."
Defne topu yere bıraktı.
"Tamam, sohbet yeter. Oynuyoruz."
Eylül topa baktı.
"Ben ne zaman kabul ettim?"
"Şimdi."
"Ben sana güvenmemeliydim."
"Geç kaldın."
Üçümüz sahaya geçtik.
İlk birkaç dakika sakindi.
Sonra oyun ciddileşmeye başladı.
Defne topu sertçe bana gönderdi. Ben de karşılayıp Eylül'e attım. Eylül topu tekrar Defne'ye gönderdi.
Birkaç dakika sonra üçümüz de gülmekten oyunu bırakacak hâle gelmiştik.
"Defne!"
"Ne?"
"Topu neden sürekli bana atıyorsun?"
"Çünkü iyi karşılıyorsun."
"Bu bir iltifat mı?"
"Evet."
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Eylül başını iki yana salladı.
"Sizinle voleybol oynamak yorucu."
"Bizimle her şey eğlenceli."
"Bu konuda emin değilim."
Tam o sırada Defne'nin attığı top yön değiştirdi.
Top sahanın dışına çıktı ve kumların üzerinde yuvarlanarak biraz ileride oturan üç kişinin bulunduğu yere gitti.
Defne bana baktı.
"Git."
"Neden ben?"
"Çünkü sana yakın."
"Sen attın."
"Benim topum değil."
"Senin elinden çıktı."
"Detaylara takılma."
Gözlerimi devirdim.
"Tamam."
Sahadan çıktım.
Top, dün gördüğüm üç kişinin birkaç metre önünde durmuştu.
Onları görünce adımlarım yavaşladı.
Dün sahilde gördüğüm çocuklardı.
Üçü de gölgede oturuyordu.
Biri güneş gözlüğüyle oynuyor, diğeri bir şeyler anlatıyor, ortadaki ise denize bakıyordu.
Dün topu bana veren çocuk da oradaydı.
Onu görünce istemsizce duraksadım.
Sonra topu almak için yürümeye devam ettim.
Ben yaklaşırken çocuklardan biri topu fark etti.
Topa uzanacakken diğer çocuk ondan önce davranıp topu aldı.
Topu elinde birkaç kez çevirdi.
Sonra bana baktı.
"Bu sizin mi?"
Başımı salladım.
"Evet."
Topu bana uzattı.
"Al."
"Teşekkür ederim."
"Rica ederim."
Topu aldım.
Tam dönecekken dün topu veren çocukla göz göze geldim.
Birkaç saniye öylece kaldık.
O da beni tanımış olacak ki hafifçe başını salladı.
Ben de aynı şekilde karşılık verdim.
Sonra sahaya geri döndüm.
Defne hemen yanıma geldi.
"Niye bu kadar geç kaldın?"
"Top diğer taraftaydı."
"Onu gördün mü?"
"Kim?"
Defne'nin yüzünde sinsi bir gülümseme belirdi.
"Dün konuştuğun çocuk."
"Konuşmadım."
"Topu verdi."
"Evet."
"Yani konuştunuz."
"İki kelime."
"İki kelime de konuşmaktır."
Eylül bize doğru baktı.
"Kimden bahsediyorsunuz?"
Defne hemen cevap verdi.
"Dünkü çocuklardan."
Eylül başını çevirdi.
"Hangileri?"
"Şurada oturanlar."
Eylül baktı.
"Tanıyor musunuz?"
"Hayır."
Defne bana baktı.
"Ada tanımıyor."
"Ben de tanımıyorum."
Eylül omuz silkti.
"Belki yaz boyunca tanışırız."
Defne gülümseyerek:
"Belki."
Ben cevap vermedim.
Topu tekrar oyuna attım.
Bir süre daha oynadık.
Ama nedense arada gözlerim sahadan dışarı kayıyordu.
O çocuk hâlâ arkadaşlarıyla oturuyordu.
Bazen konuşuyor, bazen denize bakıyordu.
Bir ara arkadaşlarından biri ona bir şey söyledi.
O da gülerek başını eğdi.
Ben tekrar oyuna döndüm.
Kendime kızdım.
Sonuçta hiçbir şey yoktu.
Sadece dün topu veren bir çocuktu.
Hepsi buydu.
---
Öğleye doğru güneş iyice yükseldi.
Defne kendini kuma bıraktı.
"Ben artık hareket edemiyorum."
Eylül yanına oturdu.
"Sen her gün böyle söylüyorsun."
"Çünkü her gün hareket ediyorum."
Ben de yanlarına oturdum.
Denize baktım.
Su güneş ışığında parlıyordu.
Uzaktan birkaç çocuk denize atlıyor, sahilin diğer tarafında bir grup müzik açmıştı.
Yazın ilk günleri gerçekten güzeldi.
Defne çantasından su çıkarıp bana uzattı.
"Al."
"Sağ ol."
Tam şişeyi açacakken arkamızdan bir ses geldi.
"Sanırım bu da sizin."
Döndüm.
Dün gördüğüm çocuk, elimizde olmayan bir topu uzatıyordu.
Elindeki top bizimkine benziyordu ama bizimki değildi.
Kaşlarımı çattım.
"Bu bizim değil."
Çocuk topa baktı.
"Değil mi?"
"Hayır."
Bir an düşündü.
"Yanlış topu almışım."
"Sanırım."
Topu geri aldı.
"Özür dilerim."
"Sorun değil."
Birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra çocuk hafifçe gülümsedi.
"İyi oyunlar."
"Teşekkürler."
Arkasını dönüp arkadaşlarının yanına gitti.
Defne bana baktı.
Ben ona bakmadım.
"Ne?"
"Hiçbir şey."
"Yüzünden bir şey olduğu belli."
"Bir şey yok."
Eylül de gülümseyerek:
"Defne, bırak."
Defne ellerini kaldırdı.
"Tamam."
Birkaç dakika sonra yeniden konuşmaya başladı.
Ama ben artık onları dinlemiyordum.
Gözlerim denizdeydi.
---
Öğleden sonra sahilden ayrılıp kasabanın merkezine doğru yürüdük.
Defne dondurma almak istedi.
Eylül limonata.
Ben de ikisine uyup peşlerinden gittim.
Sahilin merkezinde küçük dükkânların bulunduğu dar bir sokak vardı. Binaların balkonlarından çiçekler sarkıyor, bazı dükkânların önünde rengârenk tabelalar bulunuyordu.
Dondurmacının önünde sıra vardı.
Defne sıraya girerken Eylül bir yere baktı.
"Şurada oturabiliriz."
Gösterdiği yer küçük bir meydanın kenarındaki banklardı.
Üçümüz oraya doğru yürüdük.
Banklardan birine oturduğumuzda karşıdaki kafeden kahkahalar geldi.
Başımı çevirdim.
Üç çocuk.
Yine onlar.
Defne onları fark edince bana baktı.
"Tesadüf."
"Kasaba küçük."
"Evet."
Bir süre sonra çocuklardan biri ayağa kalktı. ismi galiba bora'ydı çünkü bana topu veren çocuk ona o şekilde seslenmişti
Arkadaşlarının yanından ayrılıp büfeye doğru yürüdü.
bana topu veren çocuk ve yanındaki arkadaşı konuşmaya devam etti.
Ben onları izlemiyordum.
En azından öyle görünüyordum.
Defne dondurmalarla geri geldi.
"Al."
Dondurmayı aldım.
"Teşekkürler."
"Bugün çok teşekkür ediyorsun."
"Ne yapayım?"
"Bilmem."
Eylül gülmeye başladı.
"Defne'nin aklı başka yerde."
"Benim değil."
"Kesinlikle senin."
"Tamam, sustum."
Dondurmamdan bir kaşık aldım.
Tam o sırada karşı taraftan bir top yuvarlandı.
Top ayaklarımın dibinde durdu.
Eğilip topu aldım.
Birkaç saniye sonra o gruptan biri koşarak geldi.
"Top bizden kaçtı."
Topu ona uzattım.
"Buyurun."
"Sağ ol."
Topu aldı.
Tam gidecekken arkasını dönüp arkadaşlarına seslendi.
"Atlas, aldım!"
"tamam, ege"
Başımı kaldırdım.
Atlas.
Demek adı buydu.
İlk kez öğreniyordum.
Ege topu götürüp arkadaşlarının yanına döndü.
Ben birkaç saniye olduğum yerde kaldım.
Defne kaşlarını kaldırdı.
"Ne oldu?"
"Hiç."
"Bir şey düşündün."
"Adını öğrendim."
Defne şaşırdı.
"Kimin?"
Başımı karşı tarafa çevirdim.
"Şu çocuk."
Defne baktı.
"Hangisi?"
"Topu veren."
"Adı ne?"
"Ege ona Atlas diye seslendi."
Defne birkaç saniye düşündü.
"Atlas."
Sonra gülümsedi.
"Fena değilmiş."
"İsim mi değerlendiriyorsun?"
"Hayır."
"Emin misin?"
"Hayır."
Eylül gülmeye başladı.
Ben de istemsizce güldüm.
Karşı tarafta Atlas başını kaldırdı.
Göz göze geldik.
Bu kez ikimiz de birbirimizi tanıyorduk.
Ama hâlâ birbirimizin adını bilmiyorduk.
Ben onun adını uzaktan öğrenmiştim.
O ise benim adımı hâlâ bilmiyordu.
Ve nedense bu küçük ayrıntı hoşuma gitmişti.
Çünkü aramızda henüz hiçbir şey yoktu.
Ne arkadaşlık.
Ne yakınlık.
Ne de başka bir şey.
Sadece birkaç kısa karşılaşma vardı.
Ve bir de...
Aynı bileklik.
Elimi farkında olmadan bileğime götürdüm.
İp bilekliğin düğümünü parmaklarımın arasında çevirdim.
Sonra karşı tarafta Atlas'ın da bileğine baktığını gördüm.
O da kendi bilekliğine dokunuyordu.
Birbirimizin bileklerindeki aynı küçük ipi fark ettiğimiz anda ikimiz de birkaç saniye sustuk.
Sonra Atlas başını başka tarafa çevirdi.
Ben de dondurmama döndüm.
Belki sadece tesadüftü.
Belki de değildi.
Ama o gün, bunun ne anlama geldiğini bilmiyordum.
Bildiğim tek şey şuydu:
Yazın daha ikinci günüydü.
Ve bu kasabada tanımadığım biri, şimdiden birkaç kez karşıma çıkmıştı.
Henüz birbirimizin hayatında hiçbir yerimiz yoktu.
Ama bazı hikâyeler, insan farkına varmadan önce başlardı.
Benim hikâyemin de nerede başlayacağını henüz bilmiyordum.
Belki sahilde.
Belki o küçük voleybol sahasında.
Belki de yıllardır bileğimde taşıdığım ve anlamını bilmediğim o küçük ip bileklikte.
Şimdilik hiçbirinin cevabı yoktu.
Ve yaz, daha yeni başlıyordu.
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Bölüm başlangıç için çok yüzeysel ve güzel olmuş yeni bölümler geldikçe konunun daha derinlere ineceğine eminim ve sabırsızlıkla bekliyorum ✨🌅
Bölüm harika olmuş bayıldım egine sağlık ♥️♥️
Yorum
Yorum bulunamadı.