İyi ki zamanında Söz dizisi izlemişim.
Kadirhan
Bugün yine eğitim vardı, kızları biraz daha yoracak ve eğitimi biraz fazla zor hale getirecektik, Asil şimdi engel parkurunu ayarlıyordu, engel parkuruna geçtik. Kızlar saat 5 de uyanmış burda olmuşlardı, ben ilk günden pes edip bir daha buraya adımlarını atmaz sanıyordum ama onlar cesur çıkmıştı.
Lavin gözü kara bir kızdı, biraz deli, biraz ciddiyetsiz hatta fazla diyebilirim, ciddiye almıyordu hiç bir şeyi, ona göre burda olanlar oyun geliyordu kendisine. Lavin bana bakınca gülümseyerek ona karşılık vermiştim, deli falan ama cesur bir kızdır.
Lavin kendini hazır hissettiğinde engel parkurunda koşmaya başlamıştı, hırslı bir kız Lavin, Feride ve Dilek onlar Lavin'i seyrediyorlardı. İlk olarak Lavin başlamıştı engel parkuruna, 1 dakikayı geçmeyecekti.
Lavin parkuru bitirip geri döndü ve oturdu, 1 dakika 35 saniye... tam 1 dakika da parkuru tamamlayamamıştı.
“Lavin, kendini biraz daha geliştirmen gerek, 1 dakika 35 saniye içinde bitirdin parkuru.”
“Komutanım, gel şunu tam yap 1 dakika olsun olmaz mi?”
“Bu kız cidden deli, pazarlık yapıyorsun benimle resmen Lavin farkında misin?”
“Komutanım, yapacağınız şey 35 saniyeyi silmek bunu yapmak zor olmamalı senin için.” dedi.
“Lavin, kendini biraz daha geliştirmen gerek, ilk güne göre Bugün gayet iyi gördüm seni.”
“Eyvallah Komutanım.”
“Sabır Allah'ım sabır...” derin nefes aldım verdim.
Alparslan
Lavin parkuru sadece 1 dakika 35 saniyeyle bitirmişti, önemli olan 1 dakikayı geçmemek şimdi Feride parkuru 1 dakika dolmadan bitirebilecek diye umuyorum, Feride engel parkurunda koşmaya başlamıştı, süreyi açıp onu izledim. İyi gidiyordu şu ana kadar biraz daha hızlı koşsa.
Feride parkuru bitirip gelince gülümseyerek ona baktım çünkü 55 saniye de bitirmişti parkuru çok başarılıydı. Yorulup oturmuştu, sırtını yere koydu uzanmıştı. Yanına gittim.
“Düne göre harikaydın! Feride 55 saniyede bitirdin tebrik ederim.”
“Gerçekten mi! Ben 1 dakikayı geçtim sanıyordum.”
“Hayır tam tersi tebrik ederim.”
“Sağolun Komutanım.”
Asil
Dilek engel parkuruna doğru yürüdü, durdu egzersiz yapmaya başladı, bir kaç hareketler yaptı sonra koşmaya başladı, ben süreyi açıp onu izledim, çok hızlıydı adeta panter gibiydi Dilek parkuru sorunsuz bitirdi.
“Valla bravo! Beklenmeyecek bir performans, 46 saniye...”
Kendini yere attı, bu onun dilinde çok yoruldum demekti. Düne göre baya iyiydi şimdiki eğitim silah ve tüfek kullanımı, elimi ona uzattım, bi elime bi bana baktı, elimi itti elini yere koyup yerden destek alıp kalkmıştı, birlikte poligona indik.
Lavin yine elini attı bi tüfeği eline alıp baktı, Kadir tüfeği elinden aldı ve yerine koymuştu, Lavin ona sinirle bakıyordu. Dilek'in eline bi tüfek verdim elinde tartti sonra namlusunu bana doğru çevirdi.
“Vurayım mi seni hedef tahtası yapıp Komutan?”
“Çek şunu burnumun dibinden! Elinde tuttuğun şey oyuncak değil.” tüfeği elinde doğru bir şekilde tutmasına yardımcı oldum.
“Ben eğleniyordum ama...” dedi sırıttı.
“Sabrımı sınama! Karşıda ki hedefe nişan alacaksın bana değil.” dedim.
“Biz niye dinlenmeden direkt buraya geldik?” diye sordu Feride.
“Askerliği kolay bir şey mi sandınız küçük hanım?” dedi Alparslan.
“Burası yan gelip yatacağınız, ojelerinizi tazeleyeceğiniz, dudaklarınıza ruj sürüp aynaya bakacağınız yer değil. Asker ocağı burasi kendi eviniz değil.” dedim.
Lavin eline silahı almak isteyince Kadir engel oldu, onun eline tüfek verdi. Dilek tüfeği tam karşıya hedefe doğru tuttu ve ateş etmeye başladı ard arda, Lavin de tüfeği elinde tutmakta zorlanıyordu, ateş etti ama kurşun hedefe değil duvara saplanmıştı.
“Komutanım valla benim suçum yok, namlusu yamuk bunun, yoksa ben çok iyi nişancıyım.”
“Evet Lavin namlusu yamuk, sende hata yok.” dedi Kadir.
Feride tüfeği elinde tarttı ve ateş etti, tam 12 den vurmasa da başarılıydı Dilek gibi, Lavin daha bu konuda kendini eğitmesi gerekiyordu.
Kadirhan Kaya
Gözlerimi devirip başımı iki yana salladım, elimi alnıma götürüp derin bir nefes daha çektim ciğerlerime. Lavin’deki bu özgüven, bu pişkinlik beni bazen gerçekten çileden çıkarsa da, içten içe bu haline gülmeden edemiyordum. Kız resmen gözümüzün önünde duvara sıktığı kurşunun faturasını kusursuz tüfeğe kesmişti.
“Mazeret üretmek yok Lavin,” dedim sesimi biraz daha sertleştirip komutan otoritesini takınmaya çalışarak. “O namlu gayet düzgün, yamuk olan şey senin duruşun ve tüfeği kavrayışın. Omuzunu arkadan iyice sabitlemezsen, o tepmeyle kurşun bir dahakine duvara değil, doğrudan tavana gider. Silah seninle oyun oynamaz, sen de onunla pazarlık yapamazsın.”
Lavin dudaklarını büküp tüfeği tekrar kavramaya çalıştı. Yüzündeki o umursamaz ifade bir anlığına silinir gibi olmuştu, hırs yapmıştı, gözlerinin derinindeki o kıvılcımdan belliydi. Ciddiyetsiz ve deli dolu tavırlarının arkasında asla pes etmeyen bir taraf vardı ve dürüst olmak gerekirse, bu durum işimizi bir nebze de olsa kolaylaştırıyordu. Pes edip gideceklerini sandığım kızlar, her zorlamamızda biraz daha bileniyorlardı...
Alparslan Karayağız
Feride’nin hedefe yaptığı atışlar ilk gün için hiç de fena sayılmazdı. Parkurda gösterdiği performansı ve 55 saniyelik o harika süreyi poligonda da devam ettiriyordu. İlk günden bu kadar çabuk ortama uyum sağlaması, laf kalabalığı yapmadan odağını koruması takdire şayandı. Yanına doğru birkaç adım yaklaşıp duruşunu ve tüfeği kavrayan parmaklarını kontrol ettim.
“Aferin Feride,” dedim alçak ama kararlı bir ses tonuyla, omuzlarının hizasını hafifçe düzelterek. “Nefes kontrolün oldukça güzel ama tetiği çekerken parmağını biraz daha yumuşak oynatmalısın. Aniden asılırsan grupman dağılır, vuruş açın kayar. Bak, Dilek kendi ritmini buldu bile. Sen de ritmini bozma.”
Feride başıyla beni onayladı ve gözlerini bir an bile hedeften ayırmadı. Gerçekten de bu işi ciddiye alıyorlardı, buraya vakit öldürmeye gelmediklerini kanıtlamak ister gibi bir halleri vardı. Lavin’in eksilmeyen şakaları ve pazarlıkları, Dilek’in o tehlikeli özgüveni ile laf sokmaları ve Feride’nin sessiz azmi... Ortaya sandığımdan çok daha sağlam ve ilginç bir ekip çıkıyordu...
Asil Arslanoğlu
Bakışlarımı yan tarafımda duran Dilek’e çevirdim. Kızın eline silah tutuşunda bile farklı bir havalı duruş, garip bir rahatlık vardı. Sanki daha önce bir yerlerde bu tetiği çekmiş, silahla haşır neşir olmuş gibi hareket ediyordu. Yine de az önce o namluyu tam burnumun dibine doğrulttuğu anı ve söylediklerini unutmuş değildim; tehlikeli bir sularda yüzüyordu.
“Bana bak Dilek,” dedim hedefe kilitlenmiş sert profilini izlerken. “Gözün hedefte olsun, sağa sola laf yetiştirmekte ya da benimle eğlenmekte değil. Sadece iyi bir atıcı olmak yetmez bu üniformanın altında; emir komuta zincirini de, disiplini de o kafana sokacaksınız.”
Dilek bana sinsi ve meydan okuyan bir bakış fırlattı. Hiç istifini bozmadan, omuzlarını sabitleyip bir el daha ateş etti. Kurşun kulakları sağır eden bir patlamayla fırladı ve tam merkezin hemen yanına saplandı. Dudaklarında o sınırları zorlayan hafif tebessüm tekrar belirdi ama bu sefer tek kelime etmedi.
Lavin ise hâlâ elindeki tüfekle adeta bir güreş halindeydi. Kadirhan onun hemen arkasına geçmiş, dirseklerini ve omuz hizasını düzeltmesi için sert talimatlar yağdırıyordu. Poligonda ardı ardına patlayan silah sesleri ve bizim gürültülü eğitimimiz yankılanmaya devam ediyordu. Bugün bu kızları pestil gibi çıkarana kadar yoracaktık, evet, ama günün sonunda o kapıdan içeri birer asker gibi girmelerini sağlayacaktık...
Dilek Karataş
Atış eğitimi bittiğinde kulaklarımdaki çınlama hâlâ geçmemişti. Tüfekleri masaya bırakıp geri çekildiğimizde Asil Komutan hedefleri kontrol etti. Yüzündeki o sert, tavizsiz ifade kolay kolay kırılacağa benzemiyordu ama gözlerindeki o anlık şaşkınlığı yakalamak bile bana yetmişti.
“Toplanın!” diye gürledi Alparslan Komutan. Sesinde merhametten eser yoktu. “Poligon bitti diye yatışa geçeceğinizi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. Asıl antrenman şimdi başlıyor.”
Lavin yanımda derin bir iç çekti, omuzları çökmüştü. “Kızlar, ben sanırım ruhumu poligonda bıraktım, bedenim şu an sadece bir illüzyon...” diye fısıldadı.
Kadirhan Komutan ona ters bir bakış atınca hemen ağzına hayali bir fermuar çekti. Feride ise hâlâ soğukkanlılığını koruyordu ama alnında biriken ter damlaları ve hızlı nefes alıp verişi onun da sınırda olduğunu gösteriyordu.
İçtima alanına çıktığımızda güneş tepemizde iyice yakıcı bir hal almıştı. Üzerimizdeki kamuflajlar terden sırtımıza yapışmıştı.
“Şimdi,” dedi Asil Komutan, ellerini arkasında bağlayıp önümüzde volta atarak. “Şınav ve mekik vaziyeti. 50 şınav, 50 mekik. Sonra da saha etrafında beş tur koşu. Sonuncu gelen duş sırasını bekler, akşam yemeğine de geç kalır.”
“Komutanım, insaf!” dedi Lavin duramayıp. “Zaten parmaklarımız tetik çekmekten uyuştu, şınav çekerken kollarımız kopacak!”
Kadirhan Komutan adım adım Lavin’in tepesine dikildi. “Lavin, her itirazın için artı 10 şınav. Sayı 60 oldu, devam etmek ister misin?”
Lavin hemen başını iki yana sallayıp yere yattı. Ben hiç ikiletmeden şınav pozisyonu aldım. Asil’in gözleri doğrudan benim üzerimdeydi, pes etmemi, sızlanmamı ya da bir zafiyet göstermemi bekliyordu. Onu bu hazdan mahrum bırakmaya kararlıydım. Kollarım titremeye, kaslarım feryat etmeye başlasa da tek bir ah bile demeden dirseklerimi kırıp kendimi yukarı ittim.
“Düzgün çek Dilek, kalçanı düşürme!” diye uyardı Asil, hemen başımda durarak.
Gözlerimi ona dikip dişlerimi sıktım. “Nasıl emrederseniz Komutanım,” dedim ima dolu bir sesle.
Şınavlar ve mekikler bittiğinde bacaklarımız bizi zor taşıyordu. Ama durmak yoktu, koşu etabına geçtik. Güneşin altında, tozlu sahada turlarken her adımda ciğerlerim patlayacak gibi oluyordu. Feride yanımda ritmini korumaya çalışıyor, Lavin ise arkamızda söylene söylene koşuyordu. Yine de hiçbirimiz durmadık. O komutanların bizi pes ettirmesine, “Biz size söylemiştik, yapamazsınız” demelerine izin vermeyecektik.
Son turu da tamamlayıp çizgiye ulaştığımızda üçümüz de kendimizi çimlerin üzerine bıraktık. Gökyüzü maviydi, hava sıcaktı ve vücudumuzdaki her bir kas ağrıdan sızıyordu. Asil, Alparslan ve Kadirhan Komutan başımıza dikildiler. Yüzlerinde hâlâ o ciddi komutan edası vardı ama bakışlarındaki değişim kaçınılmazdı.
Artık karşılarında sadece üç tecrübesiz kız değil, pes etmeyen üç aday duruyordu.
Asil bana baktı, cebinden çıkardığı soğuk su şişesini bana doğru uzattı. Bu sefer elini itmedim. Şişeyi alıp kapağını açarken gözlerinin içine baktım.
“Bugünlük bu kadar,” dedi Asil, sesinde belli belirsiz bir takdir kırıntısıyla. “Koğuşlara dönün, üstünüzü değiştirin. Akşam teorik ders var. Ve sakın geç kalmayın.”
Onlar arkalarını dönüp giderken, bükülen dizlerime rağmen ayağa kalktım. Bu daha başlangıçtı, biliyordum. Ama o poligondaki isabetli atışlar ve sahadaki bu son damla ter, buraya ait olduğumuzun en büyük kanıtıydı.
★★★
Koğuşa dönüp buz gibi bir duş aldıktan sonra üzerimize temiz eğitim üniformalarımızı geçirdik. Bacaklarım hâlâ jöle gibi titriyordu ama ne Lavin’in pes etmeyen mızmızlanmaları ne de Feride’nin sessiz yorgunluğu durmamıza engeldi. Dershaneye adım attığımızda masaların üzerinde askeri haritalar, strateji notları ve telsiz kodlarının bulunduğu kalın klasörler bizi bekliyordu.
Teorik dersi Alparslan Komutan veriyordu. Dershanenin önündeki akıllı tahtanın başına geçmiş, gece intikalleri, harita okuma ve koordinat belirleme konularını tek tek anlatıyordu. Poligonda ya da sahada bağıran o adam gitmiş, yerine son derece ciddi, dikkatli ve bilgiyi bir öğretmen edasıyla aktaran biri gelmişti.
“Gecenin zifiri karanlığında, elinizdeki tek şey bir pusula ve harita olduğunda duygularınızla hareket edemezsiniz,” dedi Alparslan, elindeki kalemi haritadaki bir tepeye doğrultarak. “Yanlış hesaplanan tek bir açı, sizi düşman hattının tam ortasına atar. Feride, söyle bakalım; pusulada nirengi noktası yani konum belirlemek, yön bulmak için ilk dikkat etmen gereken şey nedir?”
Feride hiç duraksamadan yanıtladı: “Çevredeki yüksek gerilim hatları veya metal eşyalardan kaynaklanabilecek sapmaları hesaba katmak Komutanım.”
Alparslan tatmin olmuş bir şekilde hafifçe başını salladı. “Güzel.”
Arka sırada oturan Asil Komutan ise kollarını bağlamış, bir duvara yaslanmış bizi izliyordu. Gözleri her zamanki gibi üzerimizdeydi; zihinsel olarak da pes edip etmeyeceğimizi tartıyordu. Kadirhan Komutan ise Lavin’in başında nöbet tutar gibi duruyordu çünkü Lavin’in kafası yorgunluktan sürekli öne düşüyor, gözleri kapanıyordu.
“Lavin!” dedi Kadirhan masaya hafifçe vurarak. “Uykunda harita okumuyorsan eğer, gözlerini açsan iyi olur.”
Lavin bir anda irkilerek doğruldu, gözlerini ovuşturdu. “Komutanım vallahi uyumuyordum, sadece haritadaki yükselti eğrilerini daha iyi görebilmek için gözlerimi kısmıştım...”
Dershanede hafif bir gülüşme belirdi. Asil bile dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi ama hemen ciddiyetini takındı. Ders iki saat boyunca aralıksız devam etti. Telsiz kodları, arazi yapısı, kriz anında karar verme mekanizmaları... Fiziksel yorgunluğun üzerine zihinsel olarak da tamamen süzülmüştük.
Dersin sonunda Alparslan klasörü kapattı. “Bugünlük bu kadar. Yarın sabah saat 04.30’da içtima alanında tam teçhizatlı olacaksınız. Araziye çıkıyoruz.”
Masalardan toparlanıp ayağa kalktığımızda Asil Komutan kapının yanında durdu. Yanından geçerken bana baktı, gözlerindeki o sert duvarın arkasında ilk defa açık bir saygı kırıntısı gördüm.
“İyi iş çıkardınız bugün,” dedi Asil, sesini sadece üçümüzün duyabileceği bir tona düşürerek. “Pes edeceğinizi sanıyordum ama beni şaşırttınız.”
Dudaklarımı hafifçe kıvırdım. “Sizi şaşırtmaya daha yeni başladık Komutanım.”
Gecenin karanlığı kışlanın üzerine çökerken koğuşa doğru yürüdük. Bedenimiz bitkin, zihnimiz doluydu ama içimizde sarsılmaz bir gurur vardı. Bugün zor bir gündü, yarın belki çok daha zor olacaktı; ama artık biliyorduk ki biz bu üniformanın, bu asker ocağının hakkını sonuna kadar verecektik...
2.Bölüm Sonu...
Bölüm Yorumları