Öne Çıkanlar
Şu An Trend
Son Eklenenler
Gözlerin görmediği dünyalardan biri olan bu evrende her şey, inanılanın aksine, bambaşka bir düzende işliyordu. İnsanlar birbirlerine destek oluyordu.
Krallıkları birbirinden ayıran surlar vardı. Ancak bu duvarlar bazen o kadar yüksek oluyordu ki kimse onların ardında saklanan hikâyeleri bilmiyordu.
Dört krallığın ardındaki sırlardan bahsedelim.
Tempest, inanılanın aksine, en soğuk krallıklardan biriydi. Bu sayede karlar içinde yetişen nadir bitkileri elde edebiliyorlardı. Temsil ettikleri güçlere rağmen soylular ile halk arasında bir statü kavgası ya da acımasızlık hiçbir zaman yaşanmamıştı. Ancak bir gün her şey değişti.
Çünkü insanlar, kendilerine ait olmayan bir güç uğruna öfkelerine ve hırslarına hâkim olamadılar.
Tempest Krallığı’nın asırlar öncesine dayanan bir gücü vardı. Bu güç, aslında diğer krallıklardan neden farklı olduğunu açıklıyordu.
Bu dünyada ejderhalar bir hiçmiş gibi görülüyor ve yok edilmeye çalışılıyordu. Ancak Tempest Krallığı’nın ataları buna engel olmuştu. Bu, tamamen kendi tercihleri olsa da yine de böyle bir karar vermişlerdi. Bunun sonucunda Yüce Ejderha Aeryon onlara bir kristal vermişti.
Aeryon, kristali nasıl kullanacaklarını asla söylemedi. Yalnızca bu kristalin onlara özel olduğunu belirtti.
Kristal, Lorean soyuna ve onu koruyan aileye bağlıydı. Nesiller boyunca ailede doğan çocuklara bu güçten bir kutsama aktarılmaya çalışıldı. Ancak kristal, hiçbir çocukta gerçek anlamda uyanmadı.
Ta ki Boris Lorean doğana kadar.
Boris’in buz gücü kristalle tepkimeye girdiğinde, yüzyıllardır sessiz kalan güç ilk kez uyandı.
Verimsiz topraklar verimli hâle gelmeye başladı. Kristal, aslında değişimin habercisiydi. Fakat insanlar bunun nedenini yanlış anladı. Herkes gücün kristalin kendisinden geldiğine inandı.
Oysa kristal yalnızca bir armağandı. Asıl güç, Boris’in damarlarında taşıdığı ve Aeryon’un gücünü andıran buz büyüsündeydi.
Diğer üç krallık içinse her şey farklıydı.
Thiago, ticaretin kesiştiği noktaydı. Tarafsızlığıyla övünür, hiçbir krallığın yanında olmadığını söylerdi.
Aldrich, demir ve silahlarıyla gücünü büyütüyordu.
Gowand ise değerli taşlarıyla zenginleşirken insanların hayatlarını da ticarete dönüştürmüştü.
Ve Tempest…
Diğerlerinin sahip olmak istediği şeye sahipti.
Bir kristale değil, bir güce.
Dillerden düşmeyen kristalin ardındaki güce…
Peki, neden bu kadar önemliydi? Gerçekten güçlenmek için kullanılabilecek bir araç mıydı, yoksa gerçek bir potansiyeli mi ortaya çıkarıyordu?
Aslında hiçbiri.
O, yalnızca bir armağandı. En azından o zamanlar öyleydi.
Ancak diğer krallıkların açgözlülüğü bütün bunların önüne geçti.
Kendilerinin en güçlü olmasını isteyenler bir savaş çıkarmayı seçti ve istediklerini elde ettiler. Bütün krallıklar, tek bir krallığın yok oluşuna sebep oldu.
Oysa bir krallığın yok oluşu hiçbir zaman tek taraflı olmazdı. Bilmedikleri bir şey daha vardı: Elde etmeyi diledikleri güç, aslında kendi yok oluşlarını da beraberinde getirecekti.
Çünkü o güç yalnızca bir aileye bağlıydı. Peki, ona dokunan herkese zarar veren bir güç, onu ele geçirmeye çalışanlara hizmet eder miydi?
Hayır, imkânsızdı.
Zafer sandıkları her şey, aslında bir kaybedişten ibaretti.
Koca bir krallık yıkıldı. İnsanlar ağladı, çığlıklar yürekleri dağladı.
Herkes damarlarındaki son güce kadar savaştı. Ancak adaletsizlik, savaş meydanında bile Tempest’in yakasını bırakmadı.
Tempest, Astrava takviminin 759. yılında yok oldu. Savaşın sona erdiği bu yıl, yeni bir çağın başlangıcı kabul edildi ve takvim sıfırlandı. Astrava’nın 759. yılı, Levaria takviminin ilk yılı oldu.
Ardından yaşananlar, bir çağın en büyük sınavına dönüştü.
Bu bir açıklama ya da tahmin değildi.
Bir gerçekti.
Boris Lorean kendisini mühürlediğinde artık bir prens gibi düşünmüyordu.
Aklında taht yoktu.
İntikam yoktu.
Tek düşündüğü, geride bıraktığı insanların daha fazla acı çekmemesiydi. Çünkü Boris hayatta kaldığı sürece damarlarında taşıdığı güç de varlığını sürdürecekti.
Ve o güç, onu elde etmek isteyenler için yeni bir savaşın sebebi olabilirdi.
Bu yüzden kendisini mühürledi.
Kendisini değil, gücünü susturmak için.
Ama bu bir son değildi.
Yalnızca bir geri çekilişti.
Çünkü Boris bir gün yeniden uyanırsa savaşın geride bıraktığı dünya artık aynı olmayacaktı. Bu kez geri dönen kişi, üç yüz yıl önce kendisini feda eden çocuk olmayacaktı.
Yalnızlığıyla büyümüş, geçmişinden ders almış ve kaybettiklerinin ağırlığını taşıyan başka bir Boris olacaktı.
Boris bir gün yeniden uyanmayı başarırsa hiçbir şey sona ermeyecek, her şey yeniden başlayacaktı.
Bu kez daha gerçekçi, acıdan ders almış bir adam olarak… Yuvasızlığın içinde büyüyen yalnızlığıyla birlikte.
⸻
Levaria’nın 300. Yılı
Tempest’in yıkılışından 300 yıl sonra
Katena Ryhss
Bize dünyanın dört krallıktan ibaret olduğunu öğrettiler. Ben ise büyüdükçe asıl dünyanın, bu dört krallığın insanlardan sakladığı şeylerden oluştuğunu öğrendim.
Dört krallık, dört farklı düzen ve yıkılmış surlar…
Her birinin kendi kuralları, kendi güçleri ve kendi geçmişi vardı. Ancak en kötüsü; çökmüş ekosistem, yağmayan yağmurlar yüzünden bozulan besin zinciri ve bunun sonucunda açlıkla mücadele eden alt sınıftı.
İnsanlar sınırların ardında ne olduğunu merak ederdi ama çok azı cevapları gerçekten arardı.
Çünkü bazı gerçekler öğrenilmek için değil, unutulmak için saklanırdı.
Benim merak ettiğim ise çok daha eski bir gerçekti.
Üç yüz yıl önce ortadan kaybolan Prens Boris Lorean.
Herkes onun bir savaşın sonunda kendisini mühürlediğini söylüyordu. Kimi onu kahraman, kimi korkak olarak görüyordu. Kimi ise onu çoktan unutmuştu.
Ama bunların hiçbiri bana yeterli gelmiyordu.
Çünkü bir insanın üç yüz yıl boyunca yalnızca bir efsane olarak anlatılması, onun gerçekten kim olduğunu açıklamıyordu.
Önlerinde uzanan, bataklığa dönüşmüş gölün kenarında iki kişi sessizce oturuyordu.
Katena Ryhss ve Avis…
Avis’in sessizliğinin ardında, sanılanın aksine, asi bir taraf vardı. Sarı saçları gözlerinin önüne düşerek yeşil gözlerini saklıyordu. Ancak günün ilk ışıkları altında bu güzelliği gizlemek mümkün değildi.
“Katena, bu konuda gerçekten emin misin?”
Avis ona doğru döndüğünde Katena sonunda adamın yeşil gözlerine dikkatlice baktı.
“Biliyorum, saçma diyeceksin. ‘Olmayan birisi için savaşmanın ne faydası var?’ diyeceksin.”
Avis başını sallarken Katena ince, siyah bir saç tutamını kulağının arkasına sıkıştırdı.
“Sence haksız mıyım?”
Katena bir süre sessiz kaldıktan sonra derin bir nefes aldı. Yanındaki adama bakmak yerine bataklığa dönüşmüş gölün yüzeyine çevirdi bakışlarını. Orada büyüyen yalnızlığı bir kez daha hissetti.
“Haksız değilsin ama beni anlamıyorsun. Ailem uzun yıllardır bu işle uğraştı ve hiçbir şey elde edemedi. Ben bir kez olsun onlara onu kitaplardan tanıma imkânı vermek istiyorum.”
“Ya istediğin gibi bir adam çıkmazsa?”
Katena ışıldayan gözleriyle Avis’e baktı.
“O zaman da en azından denedim diyebilirim. Sonuçta sen yanımda olacaksın.”
“Olacağım…”
Karşısındaki duvarların ardına saklanan bir adamdan böylesine bir cevap almak, Katena’yı oldukça şaşırtmıştı.
“Bu kadar kolay mı?”
Avis’in ince kaşları şaşkınlıkla çatıldı. Yanındaki kıza baktı.
“Ne?”
“Yarın sanki hiç yokmuş gibi yanımda olacağını söylüyorsun.”
“Ne kadar zor olsa da, ne kadar istemesem de sana yardım edeceğim.”
Katena ilk başta ne demek istediğini anlamadı. Ardından gerçeği fark etti.
Avis, hayatı boyunca geniş bir arkadaş çevresine sahip olmamış, yalnızca birkaç önemli kişiyle zaman geçirmişti. Savaş meydanı onun için alışılmadık bir yer değildi. Ancak söz konusu insanlar olduğunda, başkalarının gözünde imkânsız görünen şeyleri başarmak bile onun için zordu.
“Sen bunu istemiyorsun ama yine de yanımdasın.”
“Evet.”
“Bunu benim için neden yapıyorsun?”
Sorduğu sorunun henüz bir cevabı yoktu. Belki de Avis için bu soruyu yanıtlamak gerçekten zordu.
Çünkü karşısındaki kızın gözlerinde kaybolsa bile onun hayatını mahvetmek, Avis’in isteyeceği son şeydi.
Bir süre sessiz kaldıktan sonra bakışlarını kaçıran Avis, konuyu değiştirdi.
“Katena, Boris Lorean’dan bahsediyoruz. Bu işin ucu boyumuzu aşacak. Çünkü o adam üç yüz yıldır ortada yok.”
“Biliyorum.”
Katena her zaman dikbaşlı bir kız olmuştu. Tıpkı babası gibi… Yapması gerektiğine inandığı bir şey olduğunda kimse onu kolayca vazgeçiremezdi.
“Hakkında hiçbir şey bilmiyorsun.”
“Sen biliyorsun.”
Bunu söylerken her zamanki şımarık mimiklerinden birini kullandı. Ancak Avis onun oyununa kanmadı.
Hayatında kaybettiği tek adamdı Boris.
“Tam olarak sorun da bu.”
“Boris uyandığında ne olacağını sanıyorsun, bilmiyorum ama şu gerçeği anlatmama izin ver. Kendi isteğiyle kendisini mühürleyen bir adam bizim için ne yapacak? Şu an yalnızca kendimizi kandırıyoruz.”
“Av—”
Katena’nın konuşmasına izin vermeyen Avis, onu omuzlarından tuttu. Yüzlerini birbirine yaklaştırarak konuştu:
“Hayır, şimdi sen beni dinle. Bizi bir savaşın içine sürükleyecek. Çünkü her zaman birileri bedel öder ve ben bu bedeli senin ödemenize izin veremem.”
Katena sessiz kaldı. Ancak sonunda karşısındaki adamın saldırmaya hazır bir yavru köpeği andıran hâline dayanamayarak konuştu:
“Yani…”
Sesini ayarlayıp cümlesine devam etti.
“Sen onun işe yaramayacağını düşünüyorsun.”
Avis başını iki yana salladı. Ardından genç kıza biraz alan açtı. Boğazına düğümlenen hislerle konuştu:
“Ben onun da bir insan olduğunu düşünüyorum.”
Katena anlamamış gibi kaşlarını çattı. Ancak bu söz, kalbinde açıklayamadığı bir rahatsızlık uyandırmaya yetmişti.
“Aradaki fark ne peki?”
“Düşünsene. Sen insanların gözünde tariflere sığmayan bir prenstin. Ama onun yaptığı şey, insanlar içindi. Halkı için sorumluluk alamayan bir prens, ipleri eline aldığında kendi kararlarını vermek zorunda kalacak.”
Katena’nın bakışları bir nebze de olsa yumuşadı.
“Ben onun ne yapması gerektiğini öğrenmek istemiyorum.”
“Ne istiyorsun?”
“Ne yaptığını.”
Katena kısa bir süre duraksadı. Ardından, bir hikâye anlatıcısının hülyalara dalmasını andıran umut dolu bakışlarla devam etti:
“Nasıl yaşadığını, nelerden korktuğunu, en çok da neden kendisini mühürlediğini…”
Bir an durdu.
“Bunları bize anlatılan hikâyelerden öğrenmek, gerçeği görmek demek değil. Ben doğruyu, asıl gerçeği görmek istiyorum. İnsanlara anlatılanların ardındakini de…”
“Onu bulduğunda istediğin cevabı vermeyebilir.”
Katena’nın aklı başında hâllerine rağmen Avis, daha gerçekçi olmaya çalışıyordu.
“O zaman yanlış cevabı öğrenmiş olurum.”
Avis istemsizce gülümsedi.
“Seninle tartışmak gerçekten yorucu.”
“Bunu ilk söyleyen sen değilsin.”
“Son söyleyen de olmayacağım.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Ardından Avis elini pelerininin iç kısmına götürdü. Katena’nın dikkati hemen ona yöneldi.
“Ne yapıyorsun?”
“Birkaç gündür bunun için uğraşıyordum.”
Avis, kumaşa sarılmış eski bir kitap çıkardı. Kitabın kapağı yılların izlerini taşıyordu. Kenarları yıpranmış, kara kaplamalı derisi yer yer çatlamıştı.
Katena’nın nefesi kesildi.
“Avis…”
“Daha hiçbir şey söyleme.”
Kitabı ona doğru uzattı. Katena iki eliyle kitabı aldı. Parmakları kapağın üzerindeki silik yazılara dokundu.
Boris Lorean.
Katena bir süre yalnızca isme baktı.
“Bunu nereden buldun?”
“Aradım.”
“Bu Boris’in mi?”
“Evet.” Avis başını salladı.
“Kesin olduğunu söylemedin.”
Katena kapağı açmak üzereyken Avis elini kitabın üzerine koydu.
“Çünkü sen üç yüz yıl önce kaybolan bir prens aramıyorsun.”
Bir an sustu.
“Sen, insanların üç yüz yıldır yanlış anlattığı bir insanı arıyorsun.”
Katena kitabı göğsüne bastırarak ayağa kalktı. Bu kez gülümsemesi farklıydı.
Çünkü ilk kez elinde Boris Lorean hakkında anlatılan bir hikâye değil, belki de Boris’in kendi elleriyle bıraktığı bir geçmiş vardı.
Ve Katena’nın tek istediği, o geçmişin ilk sayfasını çevirmekti.
O gece yalnız kaldığında kitabı açtı ve sayfaları çevirmeye başladı.
⸻
Tempest
Boris Lorean — Astrava Takvimi / Geçmiş
Genç Boris, herkes tarafından ölümün habercisi olarak biliniyordu. İnsanlar, onun kana bulanmış gibi görünen kırmızı gözlerinden daima kaçardı. Kalabalıkların içinde derin bir yalnızlık hissederken Boris, kendisini lanetli görenlere ne tamamen inanıyor ne de bunu inkâr ediyordu.
Annesinin ölümünden sorumlu tutuluyordu. Bu düşünce onu derin bir karanlığa iterken babası, sanılanın aksine, onun en büyük kahramanı olmuştu. Boris, hayatında bir kez olsun doğru olanı yapabilmek, kendini bulmak ve lanetli olmadığını kanıtlamak istiyordu. İçinde büyüyen iradenin ve büyünün gücünü göstermek için çabalıyordu.
Adım adım gerçeğe doğru ilerliyordu.
Genç yaşlarının baharındaki prens, tüm gözlerden uzak çalışıyor ve sanıldığı gibi kötü biri olmamak için çabalıyordu. Bir gün antrenman sahasına geldiğinde çocukluk arkadaşı Akira Ryuu ve kuzeni Talay ile göz göze geldi.
Akira her zamanki gibi açık renkli kıyafetler içindeydi. Talay ise ona zıt olarak lacivert tonlarda giyinmişti.
“Erkencisiniz.”
Boris, dikildiği yerden tahtaların üzerinde oturan iki çocuğa bakıyordu.
“Aslında seni yakalamak için erkenden uyandık. Çünkü sürekli buraya gelip duruyorsun. Burasının senin için uygun olduğunu düşünmüyorum. Burası askerler için eğitim sahası değil mi?”
Akira, karşısındaki siyah saçların sahibi olan ve saçlarıyla tezat oluşturan kırmızı gözlü çocuğa doğrudan baktı.
“Evet, burası yeni askerler için eğitim yeri. Ancak ben veliahtım ve ileride askerlerimize önderlik edeceğim. O yüzden daha çok öğrenmeliyim. Ya sus ya da kılıcını çek, Akira.”
Boris, yaşıtı olan arkadaşına tahta kılıçların bulunduğu düzeneği gösterdi.
“O zaman ikimize karşı savaşmalısın. Sonuçta abim benim koruyucum ve bana eğitim vermeli.” dedi Talay.
Boris cevap vermedi. Düzeneğe giderek tahta kılıçları aldı ve çocukların gelmesini bekledi. Ardından kılıçları onlara atıp karşılarına geçti.
“Talay, böyle şeyleri her yerde söylememelisin. Hiçbir veliaht kimseye koruyuculuk yapmaz.”
“Ama sen beni koruyacaksın, değil mi? Sonuçta kardeş sayılırız.”
“Sen öz kardeşim olmasan bile her zaman benimle yürüyeceksin. O yüzden kendini iyi yetiştirdiğinden emin ol.”
Boris’in sözlerinin ardından antrenman başladı. Adımları seri hareketlerle birbirini karşılarken tahta kılıçların darbeleri sahada yankılandı.
Talay sağ taraftan saldırdığında Boris darbeyi blokladı. Arka bacağını yere sağlam basarak destek aldı. Ardından boşta kalan eliyle kılıcı bastırıp kuzeninin dengesini bozdu ve onu yere düşürdü.
O an Boris, bu antrenmanın aslında üç kişilik olmadığını fark etti. Çünkü Akira tahta kılıcını kenara bırakmış, bariyerlere yaslanarak onları izliyordu.
“Fazla boş kaldın galiba, Akira.”
Boris, kılıcının ucunu Akira’nın boynuna doğrulttu.
“Pes edecek misin?”
“Zaten bu maç en başından beri adaletsizdi. O yüzden pes ediyorum. Ama büyüdüğümüzde unutma, senin silah arkadaşın olacağım. Ben senin için bilgi bulurken sen bizim için savaşacaksın.”
Boris gülerek kılıcı yere bıraktı ve Akira’nın yanına yaslandı.
“Uzak bir gelecek gibi görünmüyor. O yüzden benim silah arkadaşım kalacağına dair ettiğin yemini unutma. Krallığa verilen sözler kan yemini sayılır.”
“Elbette, genç efendim.”
Bakışlarındaki derinlik, onları alevlerin içine sürükleyecek gibiydi. Genç efendi Boris, henüz bu yaşında bile herkes üzerinde bir otorite kurmayı başarmıştı. Lanetin kırdığı adımlar, birer kılıç darbesiyle kesilmiş ve ortadan kaldırılmıştı.
Ancak yaşam bir bulmacaysa bile insanın hayat çizgisi zehirli oklardan ibaret olabilirdi. Her şey seni tüketmeye başladığında en büyük kurtuluş, onların esiri olmadan kendi varlığını koruyabilmekti.
O sırada adım sesleri duyuldu ve içeri biri girdi.
“Genç efendi Boris, sizi burada eksiksiz görmek onur verici.”
Orta yaşlardaki kâhya üç delikanlıya doğru bakıyordu.
“Teşekkürler. Antrenman için gelmiştim ancak çıkardığımız gürültü için üzgünüm.”
Kâhya gülümseyerek yere düşen tahta kılıçları topladı ve yerlerine koyarken konuştu:
“Genç efendimizsiniz. Sizin için her şeyi yapmaya hazırız. Sadece söylemeniz yeterli.”
“Peki ya ileride sizin için kötü bir kral olursam? Yine de bana kızmayacak mısınız?”
Kâhya işini bitirdiğinde yavaşça genç efendinin önünde tek dizinin üzerine çöktü.
“Sizin kanınız bizi dipsiz bir kuyudan kurtarmıştı. Krallığın gücü yıkılsa bile bu insanlar sizden asla vazgeçmez.”
Genç efendisinin tozlanmış kıyafetlerini düzeltirken sözlerine devam etti:
“Bana inandığınız için teşekkür ederim. Bir gün bunun karşılığını ödeyebilmek için çok çalışmalıyım. Babam gibi güçlü, hatta ondan daha iyi olmam gerekiyor.”
“Merak etmeyin, efendim. Gücünüz bu yolda size yardımcı olacaktır. Yalnızca kendinize inanarak adım atmaktan çekinmeyin.”
“Öyle yapacağım. Pes etmeyeceğim.”
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Güzel olmuş canımm
Yorum
Yorum bulunamadı.