Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
Avis ile tapınaktan ayrıldıktan sonra genç adam derin bir sessizliğe gömülmüştü. Katena onun bu hallerine bir anlam veremiyor ve sessizliğin nedenini kendi içinde sorgulayıp duruyordu.
Avis'in sıradan bir adamdan çok daha fazlası olduğuna emindi ancak şu an bu düşüncesini kanıtlayamayacağını bildiği için yalnızca olan biteni izlemekle yetiniyordu.
Dönüş yolu geldikleri saatin aksine oldukça kalabalıktı.
Bu yüzden küçük bir kanyondan dolanarak ilerlemeyi tercih ettiler. Dikkatli bakıldığında Tempest Krallığı'nın ihtişamlı kalıntıları vadinin arasından seçilebiliyordu.
Krallığın çevresini dolanıp konakladıkları saraya varmadan hemen önce Katena arkasında duran
Avis'e döndü; "Kontum, içeri gelmeyecek misiniz?"Avis, Katena'nın gözlerinin içine uzun uzun bakarak cevap verdi
"Genç hanımefendinin teklifini reddetmek zorundayım. Kapıyı açabilecek bir çözüm bulmam
gerek." Hafifçe duraksadı ve ekledi "Senden tek bir isteğim var Katena, taşı koru."
"Koruyacağım kontum. Ancak bir şeye ihtiyacınız olduğunda lütfen çekinmeden gelin.""Anlaşıldı. Şimdilik ayrılıyorum ama tekrar görüşeceğiz."
Avis'in bu sözleri üzerine Katen'a içtenlikle gülümsedi. Karşısında parıldayan gözlere bakarken kelimelerle cevap vermese bile bakışları en büyük yanıtı olmuştu.
İçlerinde filizlenen duygu kırıntıları kaburgalarının arasına sızıyor kemiklerini ince bir titreme sarıyordu.
Katena yavaşça kapıyı kapatıp içeri girdiğinde babasını kitap okurken buldu. Annesi ise ortalıkta görünmüyordu.Katena adımlarını babasına doğru yönlendirdi ve yanındaki boşluğa yerleşti. Babası, bakışlarını kitaptan kaldırmadan konuştu
"Kont ile randevunuzun bu kadar erken olduğunu söylemeliydin kızım. Seni hâlâ uykuda sanıyorduk."
Katena hafifçe dudak bükerek cevap verdi:"Hayır baba, öyle değil. Sadece kont ile halletmemiz gereken bir iş vardı."
Gerçeği söyleyip söylememek arasında tereddüt ederken ellerini üzerindeki kumaşa sürterek
derin bir nefes aldı. Babası, kızını dikkatle inceleyerek söze devam etti
"Önemli meseleleri konuşacak kadar büyüdüğünüzü düşünüyorum. Sonuçta buralarda pek kimse kalmadık."
Katena daha fazla saklayamadı
"Baba, Prens Boris ve bu taşın varlığını biliyorsun. Avis'e yardım ediyorum ve o taşı uyandırmak
istiyor."
Babası önce duraksadı ardından yüzünde engel olamadoğı bir gülümseme belirdi
"Bizim ailemiz bunu asırlardır denedi küçük hanım, baban bile... Ama eğer o taş doğru kişiye ulaştıysa yolunuzda devam edin. Sizi destekleyeceğim."
Yaşlı adam kızının ellerini kendi avuçlarının içine aldı "Katen'a, sadece kendine dikkat etmelisin." Katena"Edeceğim," dedi.
Babasının nasırlaşmış ellerine dokunurken içini garip bir his kaplasa da yüzünde çiçekler açan bir gülüşle karşılık verdi.
"O halde şimdi üstünü değiştirip yanıma gel. Uzun zamandır baş başa vakit geçirmedik beraber tatlı yiyelim."
Katena sıcak bir gülümsemeyle odasına yöneldi ancak içindeki endişe tohumları ensesindeki saç köklerini huzursuzca okşuyordu.
Üstünü değiştirip etrafı toparladıktan sonra ailesinin yanına inmeye karar verdi. Kıyafetlerini elinin tersiyle düzeltti taşı dikkatle cebine yerleştirdi ve ortak salona girdi.
Anne ve babasının bir sedirde birbirlerine sarılmış oturduğunu görünce dudakları yukarı kıvrıldı. Odadaki minderlerden birine yerleşip camdan görünen karanlığa hayranlıkla bakmaya başladı.
O sırada annesi, sessizliği bölen o soruyu sordu "Katena, son zamanlarda kitaplarla çok vakit geçiriyorsun. Bizden sakladığın bir sorun yok değil mi?"
Babası Nolan aslında bildiği bu sorunun cevabını beklerken karısının omzunu okşayarak
Katena'ya baktı.
"İyiyim anne. Sadece tarihimizi ilgi çekici buluyorum, bir süredir onu araştırıyorum."
Annesi, kocasına bakarak kıkırdadı
"Kızımıza tarihimizi öğretmek için ne kadar hevesliydin hatırladın mı?"Geçmişin tatlı anılarıyla hepsi neşeyle gülmeye başladı. Nolan, eşinin parmaklarına bir öpücük kondurarak ekledi
"Haklısın karıcığım ama kızımın bana benzemesi benim suçum değil."
Katena ayağa kalktığında açık balkondan sızan hafif bir esinti belini okşadı. İç çekerek konuştu
"Ben odamda biraz kitap okuyacağım. Size iyi geceler."
Aldığı cevapların ardından odasına geçti ve yorgun bedenini yatağına bıraktı. Kalbini saran adalet hissi tüm vücuduna yayılıyordu.
Bu oyunu bitirmek için ne yapması gerektiğini biliyordu. Elindeki defterin sayfalarını karıştırırken somut bir bilgi aramaya başladı ancak sayfalar yalnızca tozlu anılardan ibaretti.
Boris Lorean
Tempest KrallığıZamanın üzerine ellerin açıldığı kalpleri saran duaların mırıldandığı bir vakitti. Sokaklarda çocuklar birbirini kovalarken Boris, elindeki kitabın kalınlığına aldırış etmeden bahçede okumaya devam ediyordu.
Güneşin sıcak tebessümü yüzünü okşuyor dikkatini dağıtsa da o okumaktan vazgeçmiyordu.
"Neden burada tek başınasın? Yoksa bizimle oynamanı yasakladılar mı?" diye sordu Talay.
Kocaman gözleriyle eğitim bahçesinde koşturan arkadaşlarına bakıyordu.Boris huysuzca söylendi:
"Neden böyle bir şey yapsınlar ki? Sadece bir şeyleri başarmak için çok okumam gerekiyor."
Talay, Boris'in okuduğu kitabın üzerine eğilip yüzünü buruşturdu:
"Ama bu yazılar çok karmaşık hiçbir şey anlaşılmıyor!"
Boris gülmemek için dudaklarını ısırdı ve arkadaşının alnına bir fiske vurdu. Talay geriye çekilip alnını ovalarken sızlandı:
"Boris, acıttı ama!"
"Zaten acısın diye vurdum. Kafanı her yere sokmamayı öğrenmelisin."Talay gülerek Boris'in yanına çöktü:
"Her yere kafamı sokmazsam sana nasıl yardım edebilirim ki?"
"Yardım etmene gerek yok, sadece yanımda kal."
Talay'ın yüzünde bir gülümseme belirdi:
"Boris ben de senin gibi kılıç kullanmak ve bunu babama kanıtlamak istiyorum. Bana öğretir misin?"
Boris güldü: "Benden daha iyi kılıç kullandığını sanıyordum?"
"Sadece yap işte!"
Talay, Boris'in boşluğundan yararlanıp kitabı kaptığı gibi koşmaya başladı. Boris arkasından bağırdı:
"Talay! Seni yakalarsam bittin sen!"
"Beni yakalarsan okumana izin veririm ama biliyorsun ki beni yenemezsin!"
Talay'ın sesi iddialı çıksa da Boris onu yenebileceğini ama sadece kıyamadığı için yapmadığını biliyordu. Kardeş bildiği bu çocuğun bir çiçek gibi filizlenmesini bekliyordu.
"Sizinle oynarsam bu saçma kovalamaca bitecek mi?"
"Elbette prensim." diyerek reverans yaptı Talay. boris gözlerini devirdi: "Tamam, ne oynuyoruz?"
"Top oynayacağız!"
Boris, kitabını kenardaki kıyafetlerin yanına bırakıp çocukların arasına karıştı. İlk kez hissettiği o özgürlük duygusu öyle anlamlıydı ki sanki uçsuz bucaksız bir kentte özgürce çığlık atıyor gibiydi.
Zaman geçtikçe top oynamaktan ziyade onlarla vakit geçirmenin tadına vardığını hissetti. Yanında koşan Akira ile göz göze geldiklerinde ikisi de aynı hisle gülümsedi.
Oyun bittiğinde herkes yıkanmaya giderken, Boris bıraktığı kitabı yerinde bulamadı. Etrafta aranırken omuzunda bir el hissetti. Koruyucusu Solat, elinde ıslanmış bir kitapla arkasında duruyordu.
"Bu size ait olmalı, değil mi prensim?" Boris başıyla onayladı. Solat, genç efendisinin dağılmış kıyafetlerini düzeltirken ekledi:
"Sizin için yeni bir kitap isteyeceğim."
Boris, koruyucusunun elini tutarak onu durdurdu:
"Bunu yapma. Ben benim olanı koruyamadım bu benim hatam. Kendi hatalarımın bedelini ödemeliyim." Sesi, iç titreten bir yakarış gibiydi.
"Haklısınız genç efendi. O halde saraya dönsek iyi olacak."
"Evet, gidelim. Yapacak bir işim kalmadı."
Islanmış kitap artık tüm cazibesini yitirmişti. Gökyüzüne çöken esrarengiz gölge, damarlarda akan yaşam enerjisine rağmen içlerine bir yılan gibi sızıyordu. Saraya vardıklarında Solat yanından ayrıldı. Boris odasına girdiğinde karşısında bir tabak kurabiye ile oturan Talay'ı gördü.
"Akademiden ne çabuk dönmüşsün Talay. Benimle bir şey mi konuşmak istiyorsun?"
Talay hevesle atıldı: "Bu gece ava gideceğinizi duydum. O yaratıkları ben de görmek istiyorum, gelemez miyim?"
"Talay, aynı gün döneceğiz zaten. Evde kal."
"Sen de onlar gibisin!" diyerek öfkeyle kurabiye tabağını yere fırlattı Talay.
"Umarım ölürüm de benden kurtulursunuz!"
Boris, duyduğu bu sözler üzerine öfkeyle Talay'a bir tokat attı: "Defol! Senin çocukluklarına ayıracak vaktim yok!"
Talay arkasına bakmadan çıkarken Boris sinirle masaya bir darbe indirdi. Kağıtlar ve kitaplar dört bir yana saçıldı....Kamp alanı, yıldızlarla bezeli gökyüzünün altında vahşi doğanın kalbinde gizlenmişti.
Prens'in kristali ay ışığında parlıyor, mistik bir enerji yayıyordu. Ancak bu güç, düşmanlar için açık bir hedefti.Talay, bir at arabasının arkasına saklanarak gizlice kampa gelmişti.
Arabadan indiği anda ağaca yaslanmış kendisini izleyen Boris ile burun buruna geldi.
"Talay, sen ne halt ediyorsun?"
Talay omuz silkti:
"Sen beni davet etmedin, ben de kendimi davet ettim."
Boris, kardeşini kolundan tutup çadıra soktu:
"Burada kal ve sakın kafanı dışarı çıkarma!"
Aslında bu av sezonu sadece bir bahaneydi; suikastçılar onların büyüsünü sezip peşlerine düşmüşlerdi bile.
Çok geçmeden karanlığın derinliklerinden gelen ayak sesleri tüm kampı gergin bir sessizliğe boğdu. Suikastçılar birer hayalet gibi yaklaşıyordu.
Talay, dışarı çıkmaya hazırlanan Boris'in eline yapıştı: "Boris, gidecek misin?"
"Evet. Ama ne duyarsan duy dışarı çıkma, anladın mı?"
"Beni koruyacaksın, değil mi? Buraya bunun için gelmediniz..."
Boris'in dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı: "Seni her zaman korudum Talay, endişelenme."
Boris dışarı çıktığı anda savaş başladı. Kılıç sesleri feryatlara karışıyordu.
Prens, kristalinden yayılan güçle düşmanlarına saldırırken ışık huzmeleri karanlığı delip geçiyordu.Düşmanlardan biri gürledi: "O kristali bize ver ya da burada ölmeyi dile!"
"Onu almak o kadar kolay olmayacak!" diye haykırdı Boris. Asıl gücün taştan değil kendi
kanından geldiğini kanıtlamak istiyordu.
Ancak o gece beklenmedik bir darbe indi. Suikastçıların arasında Talay'ın çırpınan bedeni göründü. Boris'in kanı dondu:
"Onun kılına dokunursan kendi ölüm fermanını yazarsın!"
"Bu çocuk o kadar önemliyse kristali ver." Boris derin bir nefes aldı:
"Kristal sadece bir simge; asıl güç atalarımdan bana emanet edildi. Onu sizin gibilere vermek sadece ölümünüze sebep olur. Çocuğu bırak, beni almana izin vereceğim."
Suikastçı, Boris'in bu sözleri üzerine Talay'ı ileri doğru itti.
Ancak Boris ona uzandığı anda, havada soğuk bir metal parladı. Bir kılıç darbesiyle Talay'ın cansız bedeni yere yığılırken sıçrayan kan damlaları Boris'i esir aldı.
Boris, kalbinin dev eller tarafından ezildiğini hissetti. İçindeki acı çığlığı yutmak zorundaydı. Suikastçı alayla konuştu:
"Artık ona ihtiyacımız kalmadı. Bizimle anlaşsan iyi olur."
Ama beklemedikleri bir şey oldu. Boris'in gücü, tarif edilemez bir öfkeyle ağırlaştı.
O gece kamp alanı bir kan gölüne döndü acı çığlıklar ve hırıltılı nefesler karanlığı boğarken kılıçlar tarihin en kanlı gecelerinden birini yazıyordu.
Boris Lorean
Tempest Krallığı
Zamanın üzerine ellerin açıldığı kalpleri saran duaların mırıldandığı bir vakitti. Sokaklarda çocuklar birbirini kovalarken Boris, elindeki kitabın kalınlığına aldırış etmeden bahçede okumaya devam ediyordu.
Güneşin sıcak tebessümü yüzünü okşuyor dikkatini dağıtsa da o okumaktan vazgeçmiyordu.
"Neden burada tek başınasın? Yoksa bizimle oynamanı yasakladılar mı?" diye sordu Talay.
Kocaman gözleriyle eğitim bahçesinde koşturan arkadaşlarına bakıyordu.Boris huysuzca söylendi: "Neden böyle bir şey yapsınlar ki? Sadece bir şeyleri başarmak için çok okumam gerekiyor."
Talay, Boris'in okuduğu kitabın üzerine eğilip yüzünü buruşturdu: "Ama bu yazılar çok karmaşık hiçbir şey anlaşılmıyor!"
Boris gülmemek için dudaklarını ısırdı ve arkadaşının alnına bir fiske vurdu. Talay geriye çekilip alnını ovalarken sızlandı: "Boris, acıttı ama!"
"Zaten acısın diye vurdum. Kafanı her yere sokmamayı öğrenmelisin."Talay gülerek Boris'in yanına çöktü:
"Her yere kafamı sokmazsam sana nasıl yardım edebilirim ki?"
"Yardım etmene gerek yok, sadece yanımda kal."
Talay'ın yüzünde bir gülümseme belirdi: "Boris ben de senin gibi kılıç kullanmak ve bunu babama kanıtlamak istiyorum. Bana öğretir misin?"
Boris güldü: "Benden daha iyi kılıç kullandığını sanıyordum?"
"Sadece yap işte!"
Talay, Boris'in boşluğundan yararlanıp kitabı kaptığı gibi koşmaya başladı. Boris arkasından bağırdı:
"Talay! Seni yakalarsam bittin sen!"
"Beni yakalarsan okumana izin veririm ama biliyorsun ki beni yenemezsin!"
Talay'ın sesi iddialı çıksa da Boris onu yenebileceğini ama sadece kıyamadığı için yapmadığını biliyordu. Kardeş bildiği bu çocuğun bir çiçek gibi filizlenmesini bekliyordu.
"Sizinle oynarsam bu saçma kovalamaca bitecek mi?"
"Elbette prensim." diyerek reverans yaptı Talay. Boris gözlerini devirdi:
"Tamam, ne oynuyoruz?"
"Top oynayacağız!"
Boris, kitabını kenardaki kıyafetlerin yanına bırakıp çocukların arasına karıştı.
İlk kez hissettiği o özgürlük duygusu öyle anlamlıydı ki sanki uçsuz bucaksız bir kentte özgürce çığlık atıyor gibiydi.
Zaman geçtikçe top oynamaktan ziyade onlarla vakit geçirmenin tadına vardığını hissetti.
Yanında koşan Akira ile göz göze geldiklerinde ikisi de aynı hisle gülümsedi.Oyun bittiğinde herkes yıkanmaya giderken, Boris bıraktığı kitabı yerinde bulamadı. Etrafta aranırken omuzunda bir el hissetti.
Koruyucusu Solat, elinde ıslanmış bir kitapla arkasında duruyordu.
"Bu size ait olmalı, değil mi prensim?"
Boris başıyla onayladı. Solat, genç efendisinin dağılmış kıyafetlerini düzeltirken ekledi:
"Sizin için yeni bir kitap isteyeceğim."
Boris, koruyucusunun elini tutarak onu durdurdu:
"Bunu yapma. Ben benim olanı koruyamadım bu benim hatam. Kendi hatalarımın bedelini ödemeliyim." Sesi, iç titreten bir yakarış gibiydi.
"Haklısınız genç efendi. O halde saraya dönsek iyi olacak."
"Evet, gidelim. Yapacak bir işim kalmadı."Islanmış kitap artık tüm cazibesini yitirmişti. Gökyüzüne çöken esrarengiz gölge, damarlarda akan yaşam enerjisine rağmen içlerine bir yılan gibi sızıyordu.
Saraya vardıklarında Solat yanından ayrıldı. Boris odasına girdiğinde karşısında bir tabak kurabiye ile oturan Talay'ı gördü.
"Akademiden ne çabuk dönmüşsün Talay. Benimle bir şey mi konuşmak istiyorsun?"
Talay hevesle atıldı: "Bu gece ava gideceğinizi duydum. O yaratıkları ben de görmek istiyorum, gelemez miyim?"
"Talay, aynı gün döneceğiz zaten. Evde kal."
"Sen de onlar gibisin!" diyerek öfkeyle kurabiye tabağını yere fırlattı Talay. "Umarım ölürüm de
benden kurtulursunuz!"
Boris, duyduğu bu sözler üzerine öfkeyle Talay'a bir tokat attı:
"Defol! Senin çocukluklarına ayıracak vaktim yok!"
Talay arkasına bakmadan çıkarken Boris sinirle masaya bir darbe indirdi. Kağıtlar ve kitaplar dört bir yana saçıldı....Kamp alanı, yıldızlarla bezeli gökyüzünün altında vahşi doğanın kalbinde gizlenmişti.
Prens'in kristali ay ışığında parlıyor, mistik bir enerji yayıyordu.
Ancak bu güç, düşmanlar için açık bir hedefti.Talay, bir at arabasının arkasına saklanarak gizlice kampa gelmişti. Arabadan indiği anda ağaca yaslanmış kendisini izleyen Boris ile burun buruna geldi.
"Talay, sen ne halt ediyorsun?"
Talay omuz silkti: "Sen beni davet etmedin, ben de kendimi davet ettim."
Boris, kardeşini kolundan tutup çadıra soktu: "Burada kal ve sakın kafanı dışarı çıkarma!"
Aslında bu av sezonu sadece bir bahaneydi; suikastçılar onların büyüsünü sezip peşlerine düşmüşlerdi bile.
Çok geçmeden karanlığın derinliklerinden gelen ayak sesleri tüm kampı gergin bir sessizliğe boğdu. Suikastçılar birer hayalet gibi yaklaşıyordu.
Talay, dışarı çıkmaya hazırlanan Boris'in eline yapıştı: "Boris, gidecek misin?"
"Evet. Ama ne duyarsan duy dışarı çıkma, anladın mı?"
"Beni koruyacaksın, değil mi? Buraya bunun için gelmediniz..."Boris'in dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı:
"Seni her zaman korudum Talay, endişelenme."
Boris dışarı çıktığı anda savaş başladı. Kılıç sesleri feryatlara karışıyordu. Prens, kristalinden yayılan güçle düşmanlarına saldırırken ışık huzmeleri karanlığı delip geçiyordu.Düşmanlardan biri gürledi:
"O kristali bize ver ya da burada ölmeyi dile!"
"Onu almak o kadar kolay olmayacak!" diye haykırdı Boris. Asıl gücün taştan değil kendi kanından geldiğini kanıtlamak istiyordu.
Ancak o gece beklenmedik bir darbe indi. Suikastçıların arasında Talay'ın çırpınan bedeni göründü. Boris'in kanı dondu:
"Onun kılına dokunursan kendi ölüm fermanını yazarsın!"
"Bu çocuk o kadar önemliyse kristali ver."
Boris derin bir nefes aldı: "Kristal sadece bir simge; asıl güç atalarımdan bana emanet edildi. Onu sizin gibilere vermek sadece ölümünüze sebep olur. Çocuğu bırak, beni almana izin vereceğim."
Suikastçı, Boris'in bu sözleri üzerine Talay'ı ileri doğru itti. Ancak Boris ona uzandığı anda, havada soğuk bir metal parladı.
Bir kılıç darbesiyle Talay'ın cansız bedeni yere yığılırken sıçrayan kan damlaları Boris'i esir aldı.
Boris, kalbinin dev eller tarafından ezildiğini hissetti. İçindeki acı çığlığı yutmak zorundaydı. Suikastçı alayla konuştu: "Artık ona ihtiyacımız kalmadı. Bizimle anlaşsan iyi olur."
Ama beklemedikleri bir şey oldu. Boris'in gücü, tarif edilemez bir öfkeyle ağırlaştı.
O gece kamp alanı bir kan gölüne döndü acı çığlıklar ve hırıltılı nefesler karanlığı boğarken kılıçlar tarihin en kanlı gecelerinden birini yazıyordu.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları