Öne Çıkanlar
Şu An Trend
Son Eklenenler
Derya
İzmir’in sıcağı bile kıyıya yaklaştıkça yerini tuzlu, sert bir rüzgâra bırakıyordu. İskelenin ahşap zeminine bastığım an, tahtaların hafifçe esnemesiyle çıkan o gıcırtı bana evimde olduğumu hissettirdi. Kulağımda grubun neşeli uğultusu vardı ama zihnim çoktan karadan kopmuştu. Bütün kış hayalini kurduğum o an, işte tam şu anda başlıyordu. Dalgaların iskelenin beton bacaklarına çarptıkça çıkardığı o ritmik, boğuk ses, sanki kalbimin atışıyla aynı tempodaydı.
Selin ellerini iki yana açmış, arkasından gelen bizleri hevesle tekneye doğru yönlendiriyordu. Burak ile Kaan arkamda yine neye olduğunu anlamadığım bir şeye kıkırdıyor, Aslı ise çantasını omzunda düzeltip zemin kaygan mı diye adımlarını kontrol ediyordu. Onların bu neşeli curcunası arasında ben sadece derin bir nefes aldım. İyot ve eskitilmiş ahşap kokusu ciğerlerime doldu.
Tekneye adımımı attığımda, güvertede halatları toparlayan bükük bir sırt gördüm. Esmer, güneşten yıpranmış teni ve deniz tuzuyla sertleşmiş saçlarıyla bu teknenin bir parçası gibi duruyordu. Başını kaldırdığında bir anlık bakışlarımız kesişti. Öyle romantik, derin bir süzüşme değildi bu; sadece iki yabancının, aynı alana adım atarken birbirini fark ettiği sıradan bir andı. Gözlerinde karada yaşayan insanlara karşı alışılagelmiş o mesafeli, sakin ifade vardı.
"Hoş geldiniz," dedi sesi, uzun süre konuşmamış birinin pürüzsüz ama yorgun tınısıyla.
Selin hemen adımını atıp kendisini ve rezervasyonu hatırlatırken, ben bakışlarımı gruptan ayırıp teknenin etrafında gezdirdim. Kenarları zamana yenik düşüp aşınmış, cilası yer yer dökülmüş ahşap küpeşteye elimi uzattım. Parmaklarımın ucundaki o pürüzlü sıcaklık, bu teknenin denizle kaç fırtına atlattığını fısıldıyor gibiydi. Paravanın kenarına kazınmış harflere takıldı gözüm.
"Mavi Miras..." diye mırıldandım kendi kendime, kelimeler rüzgârda uçup gitmeden hemen önce.
Dümene geçen genç adam, adını duyduğu an elindeki halatı bırakmadan bana doğru hafifçe başını çevirdi. "Babamın teknesiydi," dedi. Sesi ilk anki kadar mesafeliydi ama kelimelerindeki o gurur gözlerinden okunuyordu.
Hafifçe başımı salladım. Teknenin adıyla deniz arasındaki o bağı anlamak için uzun uzun konuşmaya gerek yoktu. Birkaç adım geride durup sırtımı ahşap gövdeye yasladım. Motor öksürür gibi çalışıp dipteki suyu bulandırdığında, içim kıpır kıpır oldu. Karayla aramızdaki mesafe açılırken, bu turun sıradan bir tatil gününden çok daha fazlası olacağını hissediyordum.
-Deniz
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte limana çöken o ağır sessizlik, Ege’nin üzerini örten ince bir sis tabakası gibiydi. Motorun bakımını bitirip güvertedeki halatları düzene sokarken tek duyduğum şey, teknenin gövdesine vuran küçük dalgaların pat pat sesleriydi. Deniz sakindi ama rüzgârın yönü öğleden sonra fırtınamsı bir esintinin geleceğini haber veriyordu.
Ağustos güneşinin ısıtmaya başladığı saatlerde, iskeleden gelen kalabalık ayak sesleri ve yüksek tonda kahkahalar sessizliği böldü. Mesajlaşarak tekneyi kiralayan Selin adındaki kızın grubu gelmişti. Genellikle tura çıkan insanların bu patırtılı neşesine alışıktım. Çoğu için deniz; serinlemek, iki fotoğraf çekilip şehir hayatının stresini atmak için bir fondan ibaretti. Bu yüzden genelde kendi kabuğuma çekilir, rotamı çizer ve işimi yapardım.
Grup tekneye yanaşırken başımı kaldırdım. Ön taraftaki enerjik kız grubu yönlendiriyor, arkadaki iki çocuk kendi aralarında şakalaşıyordu. Bakışlarım grubun biraz daha arkasında, adımlarını acele etmeden atan kızda durdu. Güverteye ilk bastığı an, etrafındaki neşeli gürültüden tamamen kopuk gibiydi. Bakışları direkte, ahşapta, denizin köpürdüğü dipte geziniyordu. Bir an göz göze geldik. Bakışında ne bir ürkeklik ne de bir tatilci heyecanı vardı; sadece çevresini sindirmeye çalışan sessiz bir merak.
"Hoş geldiniz," diyerek selamladım onları.
Gruptaki kız heyecanla konuşmaya başlayıp detayları anlatırken, ben sadece başımla onaylayıp işime döndüm. Ama o diğer kız, grubun arkasında kalıp küpeşteye doğru ilerledi. Elini aşınmış ahşabın üzerinde gezdirişinde, buraya ve denize karşı garip bir saygı vardı. Teknenin üzerine kazıdığım ismi mırıldandığını duydum: "Mavi Miras..."
"Babamın teknesiydi," dedim ister istemez. Sesimdeki o korumacı tonu gizleyememiştim belki de.
Bana döndü, gözlerinde ne bir flört ne de fazla bir samimiyet arayışı vardı. Sadece ne demek istediğimi çok iyi anlamış gibi hafifçe başını salladı ve sessizce teknenin kenarına çekildi. Motoru çalıştırıp halatları çözdüm. Limandan yavaşça uzaklaşırken, arkamızda bıraktığımız köpüklü izin içinde bu kızın varlığı, denizin üzerindeki o tanıdık sessizliği değişik bir ritimle doldurmaya başlamıştı.
Tekne liman ağzını fenerin yanından geçip açık denize doğru kırarken, motorun derinden gelen pat pat sesi denizdeki o geniş sessizliğe karışıyordu. Kara yavaş yavaş küçülürken, arkamızda uzanan beyaz köpük çizgisi geçmişi karada bırakıyor gibiydi.
-Derya
Rüzgâr açık denize çıktıkça sertleşti; yüzüme çarpan tuzlu serpinti dudaklarımda hafif kurutucu bir tat bıraktı. Grubun sesi teknenin arka tarafında yükselmeye devam ediyordu. Burak hoparlörden bir şeyler açmaya çalışıyor, Selin ilk koya ne zaman varacağımızı merak ederek haritayı inceliyormuş gibi yapıyordu. Aslı ise güneş kremini çıkarmış, çoktan şapkasını kafasına geçirmişti.
Ben ise burnumu rüzgâra dönüp teknenin ön kısmındaki ahşap oturaklardan birine geçtim. Dizlerimi hafifçe kendime çekip gözlerimi ufuktaki çizgiye diktim. Denizin rengi limandaki o bulanık yeşilden, derinleştikçe koyulaşan laciverte dönüyordu. Her dalgada teknenin gövdesi hafifçe havalanıp tekrar suya oturuyor, gövdeden çıkan gıcırtı bana zamansız bir his veriyordu.
Gözlerim bir ara arkadaki dümenciye kaydı. Dümene tek eliyle hükmederken, bakışları sadece ilerideki dalga tepelerindeydi. Karada herkesin bir koşuşturması, bir acelesi vardı; ama bu adamın duruşunda denizin o ağır, acelesiz ritmi vardı. Karşılıklı tek bir cümle dahi kurmamıştık ama onun bu sessiz halleri, gürültülü bir muhabbetten çok daha fazla şey anlatıyordu. Burada bir misafir değil de denizin bir parçası gibi duruyordu.
-Deniz
Rüzgâr poyrazdan hafifçe batıya kayıyordu. Öğleden sonra dalganın boy atacağı belliydi ama rotamızdaki küçük koy bu rüzgârı arkasına alacağı için korunaklı kalırdı. Dümeni hafifçe sola kırıp tekneyi dalgaların geliş açısına göre hizaladım.
Selin ve arkadaşları teknenin gölgelik alanına yayılmış, şarkı açıp fotoğraf çekilme telaşına düşmüşlerdi. Şehir insanının tatil anlayışı hep böyleydi; anı yaşamak yerine anı kaydetmeye çalışırlardı. Bakışlarımı grubun üzerinden geçirip teknenin baş tarafına çevirdim.
O kız —adını henüz bilmediğim— rüzgâra karşı tek başına oturmuş, tamamen denize odaklanmıştı. Çoğu insan dalga tekneyi salladığında irkilir, bir yerlere tutunurdu. Oysa o, teknenin her esneyişinde ritme ayak uyduruyor, gövdenin suyla buluştuğu an çıkan o sert vuruntuya gülümsüyordu. Bakışlarında ne bir yapmacıklık vardı ne de kendini fark ettirme çabası.
Iskandil ipini ve motor devrini kontrol ederken, bu sefere dair içimdeki mesafeli havanın yavaş yavaş dağıldığını hissettim. Bazen tekneye onlarca insan binerdi ama tekne yine de boş hissettirirdi. Şimdi ise teknenin önünde oturan o sessiz karaltı, Mavi Miras’ın üzerindeki ağırlığı hafifletiyor gibiydi. İlk koya yaklaşırken gaza basıp hızı biraz daha artırdım; Ege, ikimizin de zihnindeki gürültüyü silmek için arkamızda köpürmeye devam ediyordu.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Çok güzeldi ilk sohbetlerini iple çekiyorum 🤍🤍
Yorum
Yorum bulunamadı.