Limanın en ıssız köşesinde yükselen, pas tutmuş çelik plakalarla kaplı devasa 4 numaralı deponun sac çatısına vuran yağmur, içeride birazdan kopacak fırtınayı gizlemeye yetmiyordu. Mekânın yüksek ve karanlık tavanından sallanan paslı bir zincirin ucundaki cılız, sarı ampul, ıslak beton zemindeki kurumuş eski kan lekelerini ve havada asılı duran rutubet tozunu cılızca aydınlatıyordu. İçeride sadece iki şeyin baskın kokusu vardı: barut ve iliklere kadar işleyen ölümcül bir korku. Emin Yılmaz, oturduğu metal sandalyeye kalın halatlarla hareket edemeyecek kadar sımsıkı bağlanmıştı. Yüzü aldığı darbelerden morarmış, dudağı patlamış ve çenesinden sızan kan, ucuz kumaş gömleğinin yakasına kadar süzülmüştü. Karşısında duran adam; İtalyan kesim siyah takım elbisesini omuzlarında kusursuz bir heybetle taşıyan, sokakların ve yeraltı dünyasının mutlak hâkimi Aslan Karadağ’dan başkası değildi. Aslan, parmaklarının arasındaki ithal sigaradan derin bir nefes çekerken çelik grisi gözlerini adamın üstüne dikmişti. O gözlerde ne en ufak bir acıma ne de bir tereddüt izi vardı.
"Son kez soruyorum Emin," dedi Aslan. Sesi yüksek değildi ama deponun soğuk duvarlarında yankılanan o pürüzsüz ve ölümcül ton, adamın iliğini dondurmaya yetti. "Benim masalarımda çevirdiğin dolapları, o kumar borcunu kapatmak için arkamdan çevirdiğin işleri tek tek anlatacaksın. Yoksa o kasadaki paraları değil, kendi leşini bu depoya gömerim." Emin, hıçkırıklarla karışık bir sesle başını iki yana salladı, gözlerinden akan yaşlar kanına karışıyordu. "Yemin ederim Aslan Bey... Yemin ederim hile yapmadım, şansım dönseydi hepsini ödeyecektim! Ne olur, bir şans daha ver..." Aslan, sigarasını yere atıp siyah rugan ayakkabısının ucuyla ezdi. Belindeki mat siyah Sig Sauer tabancayı yavaşça kavrayıp çıkardı. Silahın soğuk namlusunu Emin’in tam şakak kemiğine bastırdığında, adamın titremesi katlanarak arttı. "Benim dünyamda şansa yer yoktur Emin. Sadece hesaplar vardır ve senin hesabın kapandı."
İşte tam o anda, deponun devasa demir kapısı gıcırtıyla aralandı. Dışarıdaki sağanak yağmurun gürültüsü içeri dolarken, eşikte sırılsıklam olmuş genç bir kadın belirdi. "Baba? Işıkları açık görünce..." Elif’in cümlesi boğazında tıkandı. Üzerindeki ince montu ıslanmış, uzun saçları yüzüne yapışmıştı. Gözleri önce babasının kan içindeki halini, ardından elleri silahlı korumaları ve en son... babasının şakaklarına silah dayamış olan o iri yarı, esmer adamı buldu. Zaman o salisede durdu. Aslan, ağır hareketlerle başını çevirdiğinde çelik grisi gözleri Elif’in korkuyla büyümüş kahverengi gözleriyle çarpıştı. Aslan yeraltında yüzlerce düşmanın gözünde korkuyu okumuştu ama bu kızın bakışlarındaki saf dehşet ve altındaki gizli direnç, göğsünün sol tarafında yıllardır buz tutmuş bir yeri sızlattı.
Elif gördüğü manzaranın ağırlığını taşıyamadı. Görüş açısı karardı, dizlerinin bağı çözüldü ve bedeni soğuk betona doğru hızla yığıldı. Aslan, adamlarının bile tepki veremediği müthiş bir refleksle öne fırladı. Silahını beline sokup kızın başı zemine çarpmadan hemen önce kollarını uzattı ve Elif’in cansız gibi duran narin bedenini kendi göğsüne bastırdı. Kızın teninden yayılan hafif lavanta kokusu, deponun ağır barut kokusunu bastırırken Aslan kucağındaki bedenle ayağa kalktı. Muro şaşkınlıkla, "Patron? Kız bayıldı, ne yapalım?" diye sordu. Aslan, kucağındaki kıza bakarken çenesindeki kaslar gerildi. "İhtiyarı çözün. Şimdilik canını bağışlıyorum ama borç silinmedi. Kızını alıyorum; borcun teminatı bu saatten sonra odur. Tek bir yanlışında kızının ölüsünü alırsın Emin." Aslan, adamlarının şaşkın bakışları arasında kucağındaki Elif’le birlikte zırhlı aracına doğru yürüdü.
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Teşekkürli ederim canımmmm iyi okumalarrrrr
Kızım çok güzwl yazmışsınn 1. Bölümden çok güzel olduğu bellç eline sağlık güzelimm🤍
Yorum
Yorum bulunamadı.