İçinde bulunduğum araba yavaşça sallanarak durdu. Büyük pencereden dışarı baktığımda görkemli bir kale biçimindeki akademi tüm büyüsüyle karşımdaydı.
Bu manzarayı özlemiş olsam da artık inmem gerekiyordu. Element başkanı olmanın oldukça zor ve ağır sorumlulukları bana uzaktan el sallamaya başlamıştı bile.
Derin bir nefes verdim. Nefesi verdiğim anda da birkaç hizmetçi genç kadın bana arabanın kapısını açtı. İkisi kabarık eteklerimi toplamama yardım ederken diğeri de kapıyı açık tuttu. Yavaşça indim kırmızılarla bezenmiş Spark arabasından.
Üstümdeki olmayan tozu da silkeledikten sonra eteklerimi düzelttim. Hizmetçi kadınlar arabadan kullanamayacağım kadar çok olan eşyalarımı çıkardılar.
Akademinin ihtişamlı girişine doğru adım atarken diğer gelen elementleri de gördüm.
Birkaç su kız dedikoduyu daha kaleye girmeden yapmaya başlamıştı bile.
Gözlerimi hafifçe devirdim.
Az ötede bir ışık prensin yanına Birkaç ışık kız üşüşmüştü. Tipik ışık hayranlığı diye düşünüp bakışlarımı çekip hava'lara yönlendiririm.
Hava elementleri elbette yine yerden hafifçe yükselmiş süzülerek ilerliyorlardı.
En azından gökyüzü yasağının farkındaydılar ki o kuralın acımasız olduğunu öğrenmiştim tarih derslerinde.
Toprak elementinden bir prensin sağlam adımları hafifçe yeri sarsıyor, büyü gücünün ne kadar kudretli olduğunu fısıldıyordu etrafa.
Gölge elementleri gruplar halinde yürüyorlardı. Aydınlık girişte olsak da sanki ortamdaki doğal gölge direkt onlarmış gibi bir enerji vardı. Bu giriş kısmından hoşlanmadıkları yüzlerinin öfkeyle buruşmasından belliydi.
Tam ortalarında da Callistan Osiris'i gördüm...
Prens Osiris...
Gölge Kral ve Karliçesinin en büyük oğlu ve varisi.
Ve benim gibi gölge element başkanı ki bu diğerlerinin ona neden güneşten korumaya çalıştıklarını belli ediyordu.
Elbette ki bilemezdim...
Çok da uzak olmayan bir gelecekte aşırı özel bir sırrımı öğrendiği için onun boynuna hançer dayayacağımı...
Ve de tehdit edeceğimi...
Gölgeler bakışları hissetmekten uzman oldukları için bakışlarımı çektim ve ateş elementlerine odaklandım.
Birçok yeni veya eski ateş soylusu vardı. Yanımdan geçerken bir ateş Prensi hafifçe başını eğip selam verince ben de başımı hareket ettirerek selamını aldım.
Odama bir an önce yerleşmek istediğim için adımlarımı o saçmalık "edep sınırlarını" aşmayacak şekilde hızlandırdım. Büyük salondan kalenin ateşe özel tarafına geçtim ve oradan merdivenleri tırmandım.
Odama girip kapıyı hemen kapattım.
Etrafa hızlıca göz gezdirdim.
Ferah bir odaydı. Oldukça genişti. Element başkanı olduğum için daha özel bir oda verdikleri belliydi. Kapıdan içeri girince karşımda büyük pencereler kalmıştı. hizmetçi kadınlar kıyafetlerimi getirmişti.
Elbisemi hızlıca üzerimden çıkarıp yana attım ve kendimi yatağa attım. Rahatladığımı hissettim.
Ama elbette bu tatlı rahatlık direkt son buldu çünkü yarın dersler başlayacaktı.
Sabahın köründe olacak başkanları toplantısı da cabasıydı.
Kendimi zorla yataktan söktüm ve yan odadaki gösterişli banyoya girdim. Burada da büyük bir pencere olmamasına şükrederek tüm kıyafetlerimi çıkardım. Önceden hizmetçiler tarafından hazırlanmış kaynar suya bıraktım kendimi.
Bedenimi köpüklemeye başladım. Hem rahatladığımı hem de endişemiz göğsümden yükseldiğini hissediyordum.
His...
Hissim...
Bu his geçmek bilmiyordu. Her an aklımda dolaşıyor gibiydi ancak göğsümde oturup kalmış bir kaygı baş gösteriyordu. Bu his fısıldıyor gibiydi de. Anlayamıyordum. Ateş sarayı kütüphanesinde de bir şeyler bulamamıştım.
Garip bir histi aslında. Beyninin içinde sürekli bir vızıltının dolanması. Aynı zamanda göğsüne oturmuş gibi fısıldaması. Anlamadığın için çözemediğin Sözcükler anlatması.
Delirdiğimi düşünmeye başlamıştım. Ama başka bir belirti de yoktu bu delilikle alakalı. Zamanla kelimelerini anlamayı umuyordum. Yoksa zihnimde anlamadığım kelimeler fısıldayan birileri bana asla yardımcı olmazdı. Eski Oud dili gibi geliyordu ancak bilemiyordum.
Daha fazla düşünmek istemediğim için kendimi hızlıca yıkamaya başladım. Banyodan çıkıp havluya sarıldığım an göğsüme keskin bir acı saplandı.
Tam da o hissi hissettiğim yere...
Hızlıca yanımda getirmiş olduğum kısmen daha sade pijamamı giydim, çenemdeki mühürü kontrol ettim ve kapıdan çıktım.
Karşımda Canım kardeşlerim duruyordu.
Zyan ve Ryan.
Sol kaşını sürekli yukarıda tutmayı seven Zyan ve çenesinin hemen altında ben bulunan Ryan...
Göğsümdeki acı dalgalanmaya başladı.
Ama ciddiyim. Göğsümde korkunç fiziksel bir acı vardı.
Bu acının ikisinden kaynaklanma ihtimalinin ne kadar olduğunu merak ettim...
Zyan muzipçe gülümsedi.
"Canımız, sinirli ablamızı merak ettik."
Ryan ise ikiz olmalarının gıcıklığını hissettirmek ister gibi devam ettirdi.
"Özel arabasında çok yorulmuş mu öğrenmek istedik."
Bir nefes alıp içimden sabır çektim ve yüzüme duvar çehremi giyindim.
"Ben element başkanıyım. Elbette sizin gibi sınır tanımazlarla aynı arabaya binemezdim."
Aklıma korkunç bir seçenek geldiğinde "Umarım babamızı bu konuda öfkelendirmediniz." Diye ekledim.
Muzip gülüşleri daha da büyürken elimi alnıma yaslarım sabır dilenir gibi. Bu kardeşlerimi bana gönderen kim diye bir an sorguladım. Sonra annemin yanında fazla kalmış olduğuma karar verip elimi çektim yüzümden.
"Ben bu yıl sizden çok çekeceğim gibi duruyor sevgili ikiz kardeşlerim" dedim sabır dilenir gibi.
Zyan buna karşın gülerken ryan kısık sesle kıkırdadı.
"Kardeş sarılması... pek sevgili olmayan canım kardeşlerim"
Bunu söylediğimde ikisinin de gözünün parladığını gördüm. Çocukluğumuzdan beri bunu derdim. Özellikle de yaramazlık yaptıkları için onlara bağırışımdan hemen sonra. Her seferinde çocuksu bakışlarla ablalarına sarılırlardı.
İkisi artık benden uzun olsa da hep aynı çocuklarmış gibi gelirdi.
Umarım bu his yalan söylüyordur...
Umarım ben deliriyorumdur...
Umarım bu his geçer gider...
Zyan ile Ryan bana yaklaştılar ve beni sıkıca sardılar.
"Ablam" dediler aynı çocukluklarındaki gibi mutlulukla.
O an göğsüme giren hançer gibi bir acı bana "umarım"larımın tamamen boş olduğunu ve her şeyin daha da ciddileşeceğini fısıldayarak bağırdı kulağıma...
~~~
Yatağımdan zorla doğrulduğumda dün geceki dualarımın aksine göğsümdeki acının hala yerli yerinde olduğunu fark ettim.
Evet, ben ve Dua.
Babam bunu duysa annemi cezalandırırdı büyük ihtimalle.
Dün gece Acıyı Zyan ve Ryan belli etmemeye çalışmıştım. Kısa bir kucaklaşmadan sonra onları kendi odalarına gönderdiğimde tuttuğum acıklı inlemeyi koyuvermiştim.
Geçmesi için elimden geleni yapmıştım Ancak nafileydi. Ve evet o garip pozisyonda oturup doğal dengeye bile dua etmiştim. Ama eski Oud dilindeki dua dizelerini bilmediğim için yalvarmakla yetinmiştim.
İşe yaramamış olması inanmadığım doğal dengeye karşı beni sinirlendirdi ama kalkmam gerekiyordu.
Hızlıca kalkıp hazırlandım.
Elbisemi giyinirken aristokrat maskemi de giyindim.
Özel babet benzeri ayakkabılarımı ayağıma geçirirken sahte nezaketimi de ruhuma geçirdim.
Saçlarımı tararken kabul gören iğrenç ayrımcılık kurallarını da saçlarıma taç olarak taktım
Element başkanı salonuna indiğimde dördüncü gelen olduğumu fark ettim.
Geniş salonun ne ortasında yuvarlak bir masa duruyordu. Büyük gösterişli bir masa. Etrafında altı tane, hepsi kendi başkanının element sembollerini taşıyan, gerçeklerin birazcık daha küçük tahtlar bulunuyordu.
Işık Prensesi Emeriana Medorin,
Toprak Prensi Maximillian Alastorin,
Ve Su Prensi Nereth Mareale.
Tahtlarına yerleşmişlerdi.
Başımla onları selamladım, hepsiyle göz göze geldim -Su Prensi elbette hariç- ve nazik adımlarla kendi kırmızılarla bezeli tahtına oturdum.
Babamın sözleri anında aklıma gelir:
"Sırtını düz Tut Zatara, sen geleceğin kraliçesisin."
"Nezaket adımlarını unutma Zatara, sen geleceğin kraliçesisin."
"Daha çok çalış Zatara, sen geleceğin kraliçesisin."
"Kraliçe"
"Kraliçe"
"KRALİÇE!"
Babamın sesini beynimden zorla silerken çenemin dik olmasına dikkat ettim ve tüm başkanlar gelmeden konuşmamızın yasak oluşuna minnet duydum.
İçeri aynı anda gelen ve dikkatleri üzerine çeken Hava Prensesi Aurelia Malien ile iyice rahatladım.
Bakışlar yeni gelen başkana çevrildi. O da başıyla selam verdikten sonra yerine oturdu asilce.
Gölge elementi Prensi de içeriye peşinden gelen gölgelerle adım attı.
Işık Prensesi zoraki biçimde gülümsedi bu duruma ve elini zarifçe uzatıp gücüyle gölgeleri dışarı çıkardı nazikçe. Ama yüzünden nazik olmak istemediği kolayca okuyabiliyordu.
"Gölgelerinizin girmesinin yasak olduğunu unutmamanızı isterim Prens Osiris."
Gölgenin Prensi ise ona bakıp kaşlarını kaldırdı ve imayla cümle kurdu
"Bir dahakine gücünüz yerine uyarınızı tercih ederim Prenses Medorin. Gölgelerim bana sadıktır."
Toprak Prensi her zamanki yatıştırıcılığıyla bu ima yarışına bir son verdi.
"Prens Osiris de geldiğine göre konuşabiliriz. Tahtınızda yerinizi almanızı çok isteriz Gölge Prens."
Osiris sert adımlarla tahtına oturdu.
ve Hava Prensesi ilk söz alan oldu
"Yeni bir akademi yılının ilk günündeyiz. Şimdilik formalite şeyleri konuşmamızı talep ediyorum. Başkanlar olarak gelecekte hepimiz sorumluluk alacağız. İlk günden birbirimizi yormayalım"
Son cümlesiyle az önceki ışık ile gölge'nin arasında olanları ima edince kaşlarımı kaldırdım.
Aslında Prenses Aurelia'nın haklı olduğunu düşündüm. Sonuçta ilk günden bu baskıyı hissetmek istemiyordum. Kim isterdi ki zaten. Diğer başkanların yüzüne baktığımda onaylayıcı bakışları gördüm.
Gölge hariç.
"Altın Oda cezası hakkında konuşmamız gerekiyor."
Prens Osiris bunu dediği an etrafın Psikolojik olarak daha bir soğuğunu hissettim
Su Prensi konuştu bu sefer.
"Fazla erken olmaz mı? Hava Prensesinin doğru söylediğini düşünüyorum. Akademinin ilk gününden laf dalaşlarına ya da ağır yükleri direkt ele almaya gerek yok. Altın oda cezasının ilk iki hafta verilmediğini de biliyorsundur."
Prensin sözleri aklıma o korkunç odayı getirdi.
Altın oda cezası işkence olmadan yapılan işkenceydi.
Kırbaçlar tene değil ruha atılırdı.
Yetersizlik hissi sopa darbelerine bedeldi.
Dinletilen şeyler ruhu törpülerdi.
Altın oda cezası adı üstüne bir Altın odaya kapatılmaktı.
Küp şeklinde duvarları altından olan bir Oda.
Ancak özel bir sihir aurası bulunurdu ki gücü bastırırdı.
O odaya kapatılırdınız.
Elinizde akademi kuralları kitabı olurdu ki kafamdan kalın bir kitaptı.
Siz ne okursanız kitaptan duvarlarda yankılanırdı.
Çiğnediğiniz kuralın büyüklüğüne göre süre belirlenirdi.
Ama o süre bitmeden kitabı hiç durmadan okumanız gerekiyordu.
Duvarlarda kurallar yankılanırken.
Ki birkaç kez bu cezaya çarptırılırsanız aşağılayıcı sözler buna eşlik ederdi.
Delirmenin saf tanımıydı Altın oda.
Altın zenginlikti Ancak bu altını kimsecikler istemezdi.
Diğer başkanları Su'yun dediklerini onaylayınca herkes ayaklandı.
Evet başka konuşulacak bir şey yoktu.
İlk günün toplantısı hep sıkıcı geçerdi zaten. En azından bugün hemfikirdik.
Salonun dev kapısı açıldığında Nisha Mareale'i gördüm.
Su'yun tek kız kardeşiydi.
Kapı açılır açılmaz abisinin yanına gitti hevesle.
Bu kızı oldum olası sevmezdim zaten. Prenseslerin nazik, kibar ve sadece zarafet sahibi olması gerektiğine, kılıcın Soylu kızlar için barbarca olduğuna inanırdı.
Benim elimdeki kılıcın sertliğini, ya da yaptığım fedakarlıklardan anlatsam da anlamazdı zaten.
Başkanlar yanımdan geçip kapıdan dışarı çıkarken ben yerimde çakılıp kaldım.
O an göğsümdeki his uyandı.
Ve bana ilk defa anlayabildiğim bir şey fısıldadı.
Ama sözler aklımda işlenip anlam kazanınca kanım dondu.
Ben şimdi ne yapacaktım?
Ve bu his bir Su oyunu muydu yoksa sadece benim delirmem mi?
Fısıltı beynimde yankılandı ve beni en derin çaresizliğimin fırtınasına doğru fırlattı.
"Sadece o Su Kız ikisini kurtarabilir."
~~~
-okuduğunuz için teşekkür ederim. yorumlarınız ve beğenileriniz benim için çok kıymetli. yazım yanlışı olan kısımlar için özür dilerim. Aslında iki ayrı bölüm olacaktı ama birleştirdim. en azından daha uzun bir bölüm atmak istedim. bir sonraki bölüm çok sonra gelebilir çünkü ilham hala beni bulabilmiş değil.
25.09.2026 <3✨️
Bölüm Yorumları