Davet salonundaki uğultu, müzikle birlikte giderek ağırlaşıyordu. Kalabalığın boğucu havasından bir an olsun kurtulmak ve o gölgedeki çocuğun tekinsiz bakışlarının üzerimde bıraktığı soğuk hissi dağıtmak için terasa doğru adımladım. Ağır kadife perdeleri aralayıp serin gece havasına çıktığımda, rüzgâr belime kadar inen siyah saçlarımı hafifçe savurdu.
Korkuluklara dayanıp derin bir nefes aldım. Şehrin ışıkları aşağıda bir deniz gibi parıldıyordu ama benim zihnim hâlâ salonun köşesinde bir anlığına beliren ve anında kaybolan o gizemli çocuktaydı. Kimdi o? Babamın düşmanlarından biri mi, yoksa tamamen başka bir tehlike mi?
"Rüzgârla konuşmayı kestiğinde, soruma cevap verecek misin Mina?"
Arkamdan gelen o derin, sert sesle irkildim. Dönmeme fırsat kalmadan, Demir’in adımlarının sesi hemen ardımda bitti. Esmer teni, üzerindeki kusursuz siyah takımı ve keskin yüz hatlarıyla karanlığın içinden çıkmış bir heykel gibi duruyordu. Etrafını saran o tehlikeli aura, terastaki serin havayı bir anda yaktı.
"Sana cevap vermek zorunda olduğumu hatırlamıyorum, Demir," dedim, sesimdeki meydan okuyan tonu koruyarak. "Ayrıca beni takip etmeyi ne zaman bırakacaksın?"
Demir aramızdaki mesafeyi tek bir adımla kapattı. Göğsü neredeyse göğsüme değecekti. Boyu o kadar uzundu ki, masmavi gözlerimi onun karanlık ve delici bakışlarına dikebilmek için başımı hafifçe yukarı kaldırmak zorunda kaldım.
"Seni takip etmiyorum," dedi, sesi fısıltı kadar yakın ama bir emrediş kadar sertti. "Benim olanı, ya da yakında benim olacak olanı gözümün önünden ayırmıyorum sadece."
Attığı bu gözdağı karşısında dudaklarımda alaycı bir gülümseme belirdi. Geri adım atmak yerine ona doğru bir milim daha yaklaştım. "Ben senin hiçbir şeyin değilim. Babalarımızın savaşı seni kör etmiş Demir. Bu taht oyununda ben kimsenin piyonu da olmam, ganimeti de."
Sözlerim bittiği an, Demir’in gözlerindeki o karanlık tutku daha da derinleşti. Büyük, sıcak eli hızla bileğimi kavradı. Canımı yakmayacak kadar kontrollü ama kaçmamı imkânsız kılacak kadar sıkı bir kavrayıştı bu. Tıpkı o şarkıdaki gibi; beni kimseden saklayamayacağını bildiği halde, dünyadan söküp almak ister gibi bir sahiplenmeyle tutuyordu.
"Bunu zaman gösterecek küçük hanım," diye fısıldadı, yüzü yüzüme sadece birkaç santim uzaklıktaydı. "Ama bil ki, bu oyunda seni benden başka kimse yenemez. Ve benden başka kimse sana bu kadar yakın duramaz."
O an, tam bileğimdeki tutuşunu hissettiğim sırada, terasın hemen aşağısındaki karanlık bahçede bir hareketlilik fark ettim. Çalıların arasından, gecenin karanlığına karışmış bir karaltı bize bakıyordu.
O çocuktu.
Salondaki o tekinsiz çocuk, bahçenin gölgesinde durmuş, Demir’in bileğimi tutan eline bakıyordu. Yüzünü tam göremiyordum ama üzerimize kenetlenen bakışlarındaki nefret ve takıntı, fırtına öncesi sessizlik kadar tehlikeliydi.
Demir benim bakışlarımın bahçeye kaydığını hissedip başını o tarafa çevirdiği anda, gölge yine kayboldu.
"Neye bakıyorsun?" diye sordu Demir, kaşlarını çatarak bileğimi bıraktı.
"Hiiç," dedim, sesimi olabildiğince umursamaz tutmaya çalışarak. Ancak kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Bileğimde Demir’in parmaklarının sıcaklığı kalmıştı ama zihnimde bahçedeki o soğuk gölge dolaşıyordu.
Savaş sadece Demir ile benim aramda geçmeyecekti. Gölgedeki o dördüncü göz, ikimizin de hesaba katmadığı bir yıkımı hazırlıyordu.
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Ellerine sağlık yazarımmmm
Yorum
Yorum bulunamadı.