Uçak İstanbul havalimanına inince hemen çantamı omzuma taktım, valizimi de elime aldım ve uçaktan indim, taksilere doğru yürüdüm birine bindim, Yağmur’un evinin adresini ona verdim. Yola çıktık Yağmur’u yolda aradım ama açmamıştı, saat sabahın 7'si açmaması normaldi.
Taksi bir saat sonra Yağmur’un evinin önünde durunca indim aşağıya, taksici valizimi bagajdan indirdi, teşekkür edip kapıya yöneldim ve zile bastım. Bastım ama zil susmuyordu takılmıştı, susturmak için çok denedim ama olmamıştı, en sonunda içeriden gelen sesi duyunca güldüm.
“O zili senin bir tarafina monta etmezsem...” dedi kapıyı açtı. “Elini sik- Sevgi! Sen miydin?” dedi şaşkınca.
“Acaba kim bilir içinden bana ne kadar saydın sövdün?” dedim.
“Saçmalama ya...” dedi ona baktım tek kaşımı kaldırıp. “Tamam ya azıcık sövmüş olabilirim ama acıcık.” dedi sevimlilik yapmaya çalışıyordu.
İceriye girdim ve çantamı koltuğa, valizimi kapının kenarındaki duvara dayadım, geçtim oturdum. Ben buraya aslında iş için gelmiştim, Yağmur yanı başıma gelip oturdu.
“Enes de iner şimdi, seni görünce çok sevinecek.” deyince ona baktım.
“Enes mi, o senin arkadaşın değil mi, ne arıyor senin evinde?”
“Öyle, öyle de biz kardeş gibiyiz, o yüzden böyle arada benimle kalıyor, ee seni hangi Rüzgar attı buraya?”
“Kaya...” dedim sustum.
Yağmur sustu ve kafasını eğdi, benim için üzülüyordu benim kendime hayrım yoktu artık, Enes uyanınca inmişti salona sonra beni görünce gözlerini birden açmıştı, şaşırdığı çok belliydi.
“Sevgi! Hoş geldin!” dedi sarıldı bana.
“Hoş buldum, aslında buraya geliş amacım çalışmak istiyorum ben.”
“Benim kafemde garson olarak çalışabilirsin, garson açığım vardı sen çalışır misin?”
“Çok iyi olur, ne zaman başlayabilirim?”
“Bana kalsa hemen başla.”
“Çok sağol Enes, hemen başlamak istiyorum.” dedim.
Kahvaltımızı yapmaya başladık, aklımdan hiç çıkmıyordu Kaya, onsuz nasıl yaşayacaktım bilmiyorum, kahvaltıyı bitirince hemen Enes beni iş yerine götürdü ve eşyaları bana tanıttı, mutfağı bana gösterdi, bulaşıkları makineye koyup yıkayan mutfak görevlileri vardı.
“Tamam anladım ben, başlamak istiyorum hemen.”
İşe başladım, bana iş yerine özel kıyafet verildi onları giydim ve işe giriştim, bir kaç kişiye servis götürdüm, pasta ve iki kahve götürdüm 7 numaralı masaya. En sonunda az da olsa yorulmuştum, tezgah arkasına geçtim. İse kendimi vermek istesem de Kaya'nın ölümünü hala unutamıyorum.
“Biraz soluklan istersen, henüz ilk günden kendini bu kadar hırpalama,” dedi Enes, tezgâhın arkasında yorgunluktan çökmüş omuzlarımı fark ederek.
Başımı iki yana salladım. “Yok iyiyim, çalışmak iyi geliyor, kafamı dağıtıyorum en azından.” dedim ama ne kadar inandırıcı olabildiğim meçhuldü.
Kapıdan sonra biri girdi, bu! Kaya! Ölmemiş mi! Gözlerim doldu. Etrafına bakınmaya başladı sonra gözleri beni bulunca gülümsedi, gülümsemesi bile aynıydı.
“Kaya! Orda geldi!” dedim.
“Sevgi, kendine gel lütfen,” dedi, tezgâhın arkasına geçip omzundan tutarak. “Kaya öldü, bunu biliyorsun. Kafe kalabalıklaşmaya başladı, böyle hayaller görerek kendini mahvediyorsun.”
Enes’in sesini uzaktan uzağa duyuyordum ama o an için kulaklarım uğulduyordu. Gözlerimi ovuşturup tekrar kapı girişine baktım, evet, gelen sadece tesadüfen ona benzeyen bir müşteriydi. Kalbim göğsümü parçalayacak gibi atarken derin bir nefes aldım, gözyaşlarımı hızla elimin tersiyle sildim.
“Haklısın,” dedim titreyen sesimi bastırmaya çalışarak. “Sadece... çok yoruldum.”
“Hadi sen biraz arka tarafa geç, su iç, yüzünü yıka. Ben burayı idare ederim,” dedi Enes şefkatle sırtımı sıvazlayarak.
İtiraz etmedim, mutfağa geçip musluktan akan soğuk suyu avuç avuç yüzüme çarptım. Aynadaki solgun yüzüme baktım. Kaya’nın yokluğuna alışmaya çalışmak, her köşede onu aramak, her an kapıdan girecekmiş gibi hissetmek beni tüketiyordu. Ama yaşıyorsam, ayakta kalmak zorundaydım.
Birkaç dakika kendimi topladıktan sonra yeniden tezgâhın başına döndüm. Siparişleri hazırlamaya, masalara gülümseyerek servis yapmaya devam ettim. Akşam olup da mesai bittiğinde, kollarımı ve bacaklarımı hissedemez haldeydim. Enes’le birlikte kafeyi kapatıp Yağmur’un evine doğru yola çıktık.
Yol boyunca kimse konuşmadı, ikisi de bendeki bu derin sessizliğin ve bitkinliğin sebebini biliyordu. Eve vardığımızda kendimi doğrudan salondaki koltuğa attım, üzerimdeki iş kıyafetlerini bile değiştirmek istemiyordum. Yağmur mutfaktan iki fincan bitki çayı getirip yanıma oturdu.
“Bugün zor geçti, değil mi?” dedi sessizce.
Başımı salladım sadece. Çaydan bir yudum alıp camdan dışarıyı izlemeye başladım. Istanbul’un ışıkları uzakta parlıyordu ama içimdeki karanlık katlanarak büyüyordu. Onsuz geçen her gün, üzerime biraz daha kül dökülüyor gibiydi...
Bölüm Yorumları