Eylül ayının ilk sabahıydı.
Okul bahçesi, yaz tatilinin ardından yeniden canlanmıştı. Bir köşede arkadaşlar sarılıyor, diğer tarafta geçen yazın hikâyeleri anlatılıyor, kahkahalar okulun gri duvarlarına çarpıp yankılanıyordu.
Ama o kalabalığın içinde bütün sesleri susturan biri vardı.
Nehir Yalın.
Siyah saçları omuzlarına dağılmış, kulaklıkları takılı hâlde okul kapısından içeri girdi. Kimseye bakmıyor, kimsenin selamını almıyor, adımlarını hiç yavaşlatmadan sınıfa doğru ilerliyordu.
Koridordaki öğrenciler onu görünce istemsizce yollarını açtı.
"Yine başlamış buz kraliçesi."
"Geçen sene bir kez bile güldüğünü görmedim."
"İnsan hiç mi konuşmaz?"
Nehir hepsini duyuyordu.
Ama alışmıştı.
Çünkü insanlar tanımadıkları kişilere isim takmayı severdi.
Kimse neden sustuğunu sormazdı.
Sadece sustuğunu konuşurdu.
Sınıfa girdiğinde her zamanki yerine, en arka cam kenarındaki sıraya oturdu. Çantasından bir kitap çıkardı. Ders başlamamıştı ama o çoktan satırların arasına saklanmıştı.
Tam öğretmen yoklamaya başlayacakken koridoru inleten bir ses duyuldu.
"Hocaaam! Kapıyı kapatmayın!"
Ardından kapı büyük bir gürültüyle açıldı.
Elinde yarısı yenmiş bir simitle, saçları darmadağın, nefes nefese bir çocuk içeri girdi.
"Servis beni bıraktı hocam.Vallahi suç bende değil."
Sınıf bir anda kahkahaya boğuldu.
Öğretmen başını iki yana salladı.
"Selim Acar. Daha ilk günden geç kaldın."
Selim gülerek omuz silkti.
"Gelene kadar ikinci ders olur sanmıştım. Beklediğimden iyiymiş."
Kahkahalar daha da arttı.
Öğretmen derin bir nefes aldı.
"Boş yer kalmadı. Nehir'in yanına otur."
Sınıftaki herkes aynı anda sustu.
Birkaç kişi göz göze geldi.
"Bitti çocuk."
"Geçmiş olsun Selim."
Selim ise hiçbir şey olmamış gibi yürüyüp Nehir'in yanındaki sandalyeye oturdu.
Çantasını sıraya bıraktı.
Nehir başını bile kaldırmadı.
Selim birkaç saniye onu izledi.
Sonra hafifçe gülümsedi.
"Merhaba."
Sessizlik.
"Ben Selim."
Sessizlik.
"Sen Nehir'sin."
Sessizlik.
"Sanırım konuşmayı pek sevmiyorsun."
Nehir sonunda kitabını kapattı.
Yavaşça ona döndü.
Yeşil gözleri öylesine soğuktu ki Selim ilk kez ne diyeceğini bilemedi.
"Yanlış anlamışsın."
Selim umutla kaşlarını kaldırdı.
"Neyi?"
"Seni dinlemeyi de sevmiyorum."
Bunu söyledikten sonra tekrar kitabına döndü.
Sınıfın yarısı duyduklarını duyunca kahkahasını zor tuttu.
Selim ise birkaç saniye donup kaldı.
Sonra kısık sesle güldü.
"Tamam."
"Bu biraz canımı yaktı."
Nehir cevap vermedi.
Ders başladı.
Öğretmen tahtaya formüller yazıyor, herkes not alıyordu.
Yaklaşık yirmi dakika sonra Selim küçük bir kâğıt koparıp üzerine bir gülen surat çizdi.
Altına da tek cümle yazdı.
'Bir gün seni güldüreceğim.'
Kâğıdı usulca Nehir'in önüne bıraktı.
Nehir okumadan buruşturdu.
Çöp kutusuna attı.
Selim sadece gülümsedi.
"İnatçı."
..
Öğle arasında okul bahçesi yine kalabalıktı.
Selim arkadaş grubuyla kantinin önünde şakalaşıyordu.
"Bir dakika." dedi aniden.
"Nehir nerede?"
Arkadaşlarından Emir güldü.
"Onunla uğraşmayı bırak."
"Neden?"
"Kimseyi hayatına sokmaz."
"Belki de kimse gerçekten denememiştir."
"Deneyen çok oldu."
Selim omuz silkti.
"Ben çokum."
Arkadaşları kahkahaya boğuldu.
O sırada Nehir, okulun arka bahçesindeki yaşlı çınarın altında tek başına oturmuş, kulaklığını takmış kitabını okuyordu.
Selim uzaktan onu izledi.
İlk kez yüzündeki gülümseme kayboldu.
Kalabalığın içinde bu kadar yalnız görünen birini daha önce hiç fark etmemişti.
İçinden tek bir cümle geçti.
"İnsan bu kadar yalnız görünmemeli."
İkimiz
Nehir'i güldürmek istiyordu.
Çünkü bazen bir insanın yeniden yaşamaya başlaması, tek bir gülümsemeyle mümkün olabilirdi.
Asıl zor olan, Nehir'i güldürmek değil. Onun yıllardır kimseye göstermediği acıya dokunabilmekti.
Bölüm Yorumları