BÖLÜM 1
Daha Sabahın Körü
Pazartesi sabahlarından nefret ediyordum.
Aslında mesele yalnızca pazartesiler değildi. Sabahın kendisiyle de aram pek iyi sayılmazdı. Bir de bütün bunların üzerine okula gelmek zorunda olmak eklenince ortaya pek hoş bir Nehir çıkmıyordu. Daha günün başında sabrımın yarısını tüketmiş oluyordum ve henüz kimse benimle konuşmayı bile başaramamıştı.
Sınıfa girdiğimde İdil'i her zamanki yerinde buldum. Sırasına öyle bir yayılmıştı ki sanki okulun değil, kendi evinin salonundaydı. Bir eliyle telefonunu tutuyor, diğerini de başının altına koymuş, ekranda olup bitenlere bütün dikkatiyle odaklanmıştı.
Çantamı yanındaki sandalyeye bırakırken ona baktım.
“Günaydın.”
“Bir dakika.”
Olduğum yerde durup yüzüne baktım.
“Ne bir dakikası?”
“Şunu bitireyim.”
İstemsizce telefonunun ekranına göz attım. Bir kız, sevgilisinin telefonunda başka bir kızın adını görmüş, şimdi de karşısındaki adama hesap soruyordu. Ekrandaki adamın yüz ifadesi bile insanın sinirlerini bozmaya yetiyordu.
İdil'in bu sahneyi neden bu kadar dikkatle izlediğini anlamaya çalışarak kaşlarımı çattım.
“Sen bunu neden izliyorsun?”
“Çok iyi değil mi?”
Ekrana bir kez daha baktım. Kız hâlâ telefon elinde adamın karşısında dikiliyor, adam da kendini savunmak için aynı bahaneyi tekrarlıyordu.
“İdil, kızın elinde adamın telefonu var. Adam da karşısında durup 'O benim kuzenim' diyor.”
“E?”
Bir an yüzüne baktım. Gerçekten bunu açıklamamı mı bekliyordu?
“Geçen hafta da başka bir kıza aynı şeyi söyledi.”
İdil sonunda videoyu durdurup başını kaldırdı. Sanki ona son derece önemli bir bilgi vermişim gibi şaşkın görünüyordu.
“Sen nereden biliyorsun?”
“Çünkü dün de izlemiştin.”
“Ha.”
Bana baktı. Ardından sanki konuşmamızın hiçbir anlamı yokmuş gibi omuzlarını silkti.
“Yine de çok iyi.”
Başımı iki yana sallayıp yerime oturdum. İdil'le arkadaş olmanın en zor yanı buydu. İnsan bazen onunla aynı dünyada yaşayıp yaşamadığımızı sorguluyordu. Üstelik bu sorgulamayı neredeyse her gün yapmak zorunda kalıyordum.
Çantamı açıp defterimi çıkarırken sınıfın kapısı yeniden açıldı.
Demir içeri girdiğinde elinde iki poğaça vardı. Daha doğrusu, iki poğaçayla sınıfa girmişti ama bunların ne kadar süreyle kendisine ait kalabileceği konusunda pek iyimser değildim.
“Günaydın millet.”
İdil'in başı telefondan anında kalktı. Gözleri doğrudan Demir'in elindeki poğaçalara kaydı.
“Bana mı aldın?”
Demir önce ona, sonra elindekilere baktı.
“Hayır.”
“Bir tanesini ver.”
“Niye?”
“Çünkü arkadaşız.”
Demir poğaçalarını biraz daha kendine çekti. İdil'in arkadaşlık kavramını kendi çıkarlarına göre yorumladığını anlaması uzun sürmemişti.
“Arkadaşlık böyle bir şey mi? Benim yiyeceğimi mi yiyorsun?”
İdil poğaçalardan birini çoktan almıştı.
“Evet.”
Demir ağzını açtı, kapattı. Belli ki verecek bir cevabı vardı ama karşısındaki insanın çoktan poğaçayı yemeye başlaması bütün itirazlarını anlamsızlaştırmıştı. Sonunda çaresizce bana döndü.
“Senin arkadaşın niye böyle?”
Defterimin kapağını açarken başımı kaldırdım.
“Ben de onu yıllardır anlamaya çalışıyorum.”
Tam o sırada Selin sınıfa girdi. Her zamanki gibi hepimizden daha düzgün giyinmişti; saçları yapılmış, elinde kahvesi vardı. Üçümüzün bulunduğu ortama şöyle bir göz gezdirince yüzünde beliren ifade, buraya gelmeden önce gününün daha iyi geçtiğini düşündürüyordu.
Bize baktı.
“Daha ilk dersten yoruldum.”
“Günaydın sana da,” dedim.
Selin yanıma otururken kahvesini sırasının üzerine bıraktı. Ardından biraz önce aklına gelen bir şeyi hatırlamış gibi bana döndü.
“Bugün sunum görevleri açıklanacakmış.”
İdil'in ağzındaki poğaça yarım kaldı.
“Ne sunumu?”
“Okul etkinliği için olan. Hani geçen hafta öğretmen söylemişti.”
İdil'in yüzüne baktım. Birazdan duyacağım cevabı tahmin edebiliyordum.
“Ben o gün yoktum.”
“Vardın.”
“Ruhen yoktum.”
Demir başını salladı. Elindeki poğaçanın kalanını yerken son derece ciddi bir ifadeyle konuştu.
“Anlaşılır bir durum.”
Tam ona cevap verecektim ki sınıfın kapısının olduğu tarafta bir hareketlilik oldu.
Ve ben hayatımda görmek istemediğim insanlardan birini gördüm.
Pars Erdem.
Yanında iki arkadaşıyla içeri giriyordu. Çantası tek omzundaydı, saçları da sanki sabah kalkıp aynaya bakmaya bile gerek duymamış gibi dağınıktı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi yüzünde o sinir bozucu rahatlık vardı. Hani bazı insanlar vardır, daha ağzını açmadan bile sabrınızı sınamaya başlarlar. Pars da tam olarak öyle biriydi.
Başını çevirip sınıfa göz gezdirdiğinde bakışları beni buldu.
Sonra sırıttı.
Hayır. Hayır, lütfen.
Daha sabahın köründe bununla uğraşmak zorunda mıydım?
“Nehir.”
Gözlerimi devirdim.
“Pars.”
“Bugün de çok neşelisin.”
“Seni görünce içim açıldı.”
“Belli oluyor.”
Yanımızdan geçerken Demir'e elini uzattı. Demir ise elindeki poğaçayı korumak ister gibi elini göğsüne çekti.
“Yok, sana vermiyorum.”
Pars kaşlarını kaldırdı.
“Ne?”
“Ne olur ne olmaz.”
Pars güldü ve arka sıralardan birine oturdu.
Ben de önüme döndüm.
Bazı insanlar vardır, hiçbir şey yapmasalar bile sinirinizi bozarlar. Pars'ın bunu başarmak için ekstra çaba göstermesine bile gerek yoktu. Üstelik bunu farkında olmadan mı yapıyordu, yoksa özellikle mi uğraşıyordu, ondan bile emin değildim.
Aslında ikinci ihtimal daha kuvvetliydi.---
İlk ders edebiyattı.
Aylin Hanım sınıfa girdiğinde herkes yavaş yavaş yerine geçti. İdil son lokmasını ağzına atarken Demir de poğaça paketini çantasına tıkıştırdı. Selin kahvesinden bir yudum aldı, ben de önümdeki defteri açıp dersin başlamasını bekledim.
Aylin Hanım masasının üzerine birkaç kâğıt bıraktı. Kâğıtların sayısına bakılırsa bizi pek de rahat bırakmayacak bir duyurusu vardı.
“Arkadaşlar, okulun dönem etkinliği için sınıfımızdan bir ekip oluşturacağız. Bu ekip hem sunum hazırlayacak hem de etkinlik günü görev alacak.”
Sınıftan birkaç kişi homurdandı. Açıkçası onları suçlayamazdım. Daha haftanın ilk günüydü ve kimsenin fazladan iş yüklenmeye pek hevesli olduğunu sanmıyordum.
Öğretmenimiz duymazdan geldi.
“Görev dağılımını ben yaptım. İtiraz etmeden önce ne yapacağınızı bir dinleyin.”
Yanımdan hafif bir hareketlilik geldi. İdil bana doğru eğilmişti.
“Kesin beni yazmıştır.”
Ona döndüm.
“Niye?”
“Çünkü şanssızım.”
“Bunun şansla ne ilgisi var?”
“Benim hayatımla ilgili her şeyin var.”
İdil'in yüzündeki ciddiyeti görünce daha fazla üstelemedim. Zaten onunla tartışmaya girsem konu bir şekilde yine benim suçum olurdu.
Aylin Hanım isimleri okumaya başladı.
İlk birkaç kişi açıklandığında sınıfta pek ses çıkmadı. Herkes kendi adının geçip geçmeyeceğini merak ediyordu. Ben de önümdeki defterin köşesiyle oynarken öğretmeni dinlemeye devam ettim. Açıkçası görev listesinde adımın olmasını istemiyordum ama en azından kiminle çalışacağımı bilmeden endişelenmek için henüz bir sebep yoktu.
Ta ki sıra bize gelene kadar.
“Nehir Alkan ve Pars Erdem.”
Başımı kaldırdım.
Bir saniye boyunca sınıfta hiç ses çıkmadı.
Sonra Demir'in boğazından tuhaf bir ses geldi. Yanımdan gelen o sesi duymamış gibi davranmaya çalıştım ama başaramadım. Çocuk resmen gülmemek için kendini tutuyordu.
Arkamı döndüm.
“Gülme.”
“Gülmüyorum.”
“Demir, yüzün titriyor.”
“Üşüdüm.”
Ona inanmış gibi yapıp yeniden önüme döndüm. Zaten şu an onunla uğraşacak durumda değildim. Çünkü birkaç sıra arkamda oturan kişi de en az benim kadar rahatsız olmuş görünüyordu.
Pars arka sıradan konuştu.
“Hocam, bir yanlışlık olmasın?”
İşte. Başlamıştı.
Aylin Hanım gözlüğünün üzerinden baktı.
“Ne yanlışlığı Pars?”
“Yani... Nehir'le ben?”
Sanki adımı söylemek bile ona zor gelmişti. İçimden gözlerimi bir kez daha devirmek geldi ama kendimi tuttum. Sonuçta sınıfın ortasındaydık ve öğretmenimiz hâlâ elindeki listeye bakıyordu.
Kollarımı göğsümde birleştirdim.
“Merak etme, ben de bayılmadım.”
Sınıftan birkaç kişi güldü. Gülüşmelerin arasında Pars'ın bana döndüğünü fark ettim. Yüzündeki ifadeden, bu konuşmanın burada bitmeyeceği belliydi.
“Ben sadece işi düzgün yapmak istiyorum.”
“Ben de. O yüzden endişelendim zaten.”
Bu sefer gülüşmeler biraz daha yükseldi.
Pars'ın yüzündeki sırıtış kaybolmadı ama gözlerini kıstı. Belli ki lafıma verecek bir cevap bulmuştu.
“Neyin var senin sabah sabah?”
“Seninle aynı şeyi soracaktım.”
“Çocuklar,” dedi öğretmenimiz.
İkimiz de sustuk.
En azından iki saniyeliğine.
Aylin Hanım elindeki kâğıtları düzeltti. İkimizin de susmasını bekledikten sonra konuşmasına devam etti.
“Sizi özellikle eşleştirdim. İkiniz de fikirlerinizi açıkça söylüyorsunuz. Birlikte çalışmayı öğrenmeniz gerekiyor.”
İçimden bir şey koptu.
Özellikle mi?
Hocam, ben size ne yaptım?
Elimi kaldırdım.
“Hocam, başka biriyle çalışabilir miyim?”
Aynı anda Pars da elini kaldırdı.
“Ben de başka biriyle çalışabilir miyim?”
Birbirimize baktık.
“Taklit etme,” dedim.
“Önce sen elini indir.”
“Sen indir.”
“Çocuklar!”
Bu sefer ikimiz de sustuk.
Aylin Hanım masasına yaslandı. Bize bakarken yüzünde, sanki tam da beklediği şey gerçekleşmiş gibi bir ifade vardı.
“Bakın, daha ilk dakikadan anlaşamıyorsunuz. Tam da bu yüzden birlikte çalışacaksınız. Göreviniz üç hafta sürecek. Etkinlik planını, sunumu ve görev çizelgesini birlikte hazırlayacaksınız.”
Üç hafta.
ÜÇ HAFTA.
Pars'la aynı görevde üç hafta geçirmek zorunda kalacaktım. Üstelik yalnızca aynı grupta bulunmakla da kurtulamıyordum. Sunum hazırlayacak, plan yapacak, görev çizelgesi oluşturacaktık. Yani ne zaman bir şey yapmamız gerekse karşı karşıya gelecektik.
Arkamdan Demir'in fısıltısı geldi.
“Başınız sağ olsun.”
Arkamı dönmeden orta parmağımı kaldırmak istedim ama öğretmen sınıftaydı. Onun yerine çantamdan kalem çıkardım ve defterimi açtım. Kendimi meşgul etmek, şu an yapabileceğim en mantıklı şeydi.
Pars arka sıradan seslendi.
“Nehir.”
Dönmedim.
“Nehir, duymuyor musun?”
“Duyuyorum. Cevap vermemeyi tercih ediyorum.”
“Güzel. İlk ortak kararımızı aldık.”
Sınıf bir anda güldü.
Kalemimi defterin üzerine bıraktım ve ona döndüm.
“Pars, bak gerçekten—”
“Yeter!” dedi Aylin Hanım. “İkiniz de teneffüste yanıma geliyorsunuz. İlk toplantınızı burada yapacağız.”
Pars arkasına yaslandı.
“Harika.”
Ona baktım.
“Harika mı?”
“Evet. Seninle yalnız kalma fırsatım olacak.”
Bir an durdum. Söylediği şeyi anlamam birkaç saniyemi aldı. Sonra yüzümü buruşturdum.
“Bunu tehdit olarak mı algılamalıyım?”
“İstersen.”
“İstemiyorum.”
“Peki.”
Önüne döndü.
Ben de önüme döndüm.
İçimden geçen tek şey şuydu:
Bu çocukla üç hafta değil, üç dakika bile geçiremem.
Yanılmışım.
Çünkü teneffüste öğretmenimiz bize bir kâğıt uzattı.
Dersin bitmesini beklerken bir yandan da bu işten nasıl sıyrılabileceğimi düşünüyordum. Belki başka bir ekiple görev değişimi yapabilirdim. Belki öğretmenimize tekrar sorabilirdim. Belki de...
Hayır. Aylin Hanım'ın yüzüne bakılırsa bunların hiçbiri işe yaramayacaktı.
“İlk göreviniz belli. Etkinlik sunumunu hazırlayacaksınız. Bir de etkinliğin açılışını birlikte yapacaksınız.”
Pars kâğıdı aldı.
“Birlikte mi?”
Aylin Hanım gülümsedi.
“Evet. Birlikte.”
Pars bana baktı.
Ben de ona.
“Ben açılış konuşması yapmam,” dedim.
“Ben de seninle yapmak istemiyorum,” dedi Pars.
“Harika. O zaman hocam—”
“Ama,” diye devam etti Pars, “senin tek başına konuşmana da güvenemiyorum. Belki mikrofonu alıp herkese beni neden sevmediğini anlatırsın.”
Kâğıdı elinden çektim.
“Senin hakkında konuşacak olsam üç hafta yetmez.”
“Güzel. Malzememiz hazır.”
Aylin Hanım sandalyesine oturup bizi izledi. İkimizin de birbirimize söyleyecek bir şeyleri olduğu o kadar açıktı ki öğretmenimiz araya girmek yerine konuşmamızı dinlemeyi tercih ediyor gibiydi.
“Bence çok güzel anlaşacaksınız.”
İkimiz aynı anda konuştuk.
“ASLA.”
Öğretmenimiz gülmeye başladı.
Ben gülmedim.
Pars da gülmedi.
İçimden, bu işin komik hiçbir yanı olmadığını söylemek geçiyordu. Bütün bunları başlatan kişi de bendim sanki! Sınıfta oturup kendi hâlimde dersimi dinlemek istemiştim. Şimdiyse üç hafta boyunca Pars Erdem'le uğraşacaktım.
Toplantı bittiğinde kâğıdı çantama koyup bir an önce oradan ayrılmak istedim. Pars ise sanki bütün bunlar onun için sıradan bir günün parçasıymış gibi rahat davranıyordu.
Üstelik çıkışta kapıyı tutup önce benim geçmemi bekledi.
Bir an şaşırdım.
Sonra yüzüne baktığımda o sinir bozucu gülümsemesiyle karşılaştım.
“Buyur, ortaklığım.”
Yanından geçerken omzuna hafifçe çarptım.
“Kes sesini.”
Arkamdan güldüğünü duydum.
Koridorda yürümeye devam ederken kendi kendime, bu üç haftanın nasıl geçeceğini düşünüyordum. Daha ilk günden birbirimizi sinir etmeyi başarmıştık. Üstelik önümüzde bir sunum, bir açılış konuşması ve birlikte hazırlamamız gereken bir sürü şey vardı.
Ve o an anladım ki bu üç hafta, hayatımın en uzun üç haftası olacaktı.
Daha ilk günden birbirimizden nefret ediyorduk.
En azından ben öyle düşünüyordum.
Pars'ın ne düşündüğü umurumda değildi.
Kesinlikle değildi.
Bölüm Yorumları