BÖLÜM 2
Mecburiyet Diye Bir Şey Var
Teneffüsün geri kalanını Pars Erdem'e söylenerek geçirdim.
Tabii bunu yüksek sesle yapmadım. O kadar da kontrolsüz değildim. İçimden söyledim. Hem de defalarca.
Sınıfa döndüğümde İdil, Demir ve Selin çoktan sıraların etrafında toplanmıştı. Beni görür görmez üçünün de yüzünde aynı ifade belirdi. İnsan bazen arkadaşlarının kendisini ne kadar iyi tanıdığından gurur duyuyor, bazen de keşke bu kadar tanımasalardı diye düşünüyordu.
Benimki ikinci durumdu.
İdil sandalyeyi ayağıyla çekip bana yer açtı.
“Anlat.”
Çantamı sıranın üzerine bıraktım.
“Neyi?”
“Ne oldu? Öğretmen ne dedi? Pars ne dedi? Sen ne dedin? Kavga ettiniz mi?”
“İdil, nefes al.”
“Alıyorum zaten.”
“Pek belli olmuyor.”
Demir araya girdi.
“Bence asıl soru şu: İlk kim ağladı?”
Ona döndüm.
“Demir, senin hayatında hiç ciddi bir konu oldu mu?”
Bir an düşündü.
“Oldu.”
“Ne zaman?”
“Geçen hafta kantinde tost kalmamıştı.”
Selin gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı.
“Ben bu arkadaş grubundan neden ayrılmıyorum?”
“Çünkü bizi seviyorsun,” dedi İdil.
“Hayır. Başınıza ne geleceğini merak ediyorum.”
İstemeden güldüm. Çok kısa sürdü ama olsun. En azından birkaç saniyeliğine Pars'ı düşünmeyi bırakmıştım.
Sonra İdil yeniden bana döndü.
“E, anlatsana!”
“Ne anlatayım? Üç hafta boyunca Pars'la birlikte çalışacakmışız. Sunum hazırlayacakmışız. Bir de açılışı beraber yapacakmışız.”
İdil'in yüzü aydınlandı.
Neden aydınlandı?
Neden bu kadar mutlu oldu?
“Bir dakika.”
Elini havaya kaldırıp sanki çok önemli bir şeyi çözmüş gibi bana baktı.
“Sen ve Pars, üç hafta boyunca sürekli birlikte olacaksınız.”
“Maalesef.”
“Birlikte çalışacaksınız.”
“Evet, İdil. Dinliyorum, devam et.”
“Bir de herkesin önünde birlikte konuşacaksınız.”
“Bunu da az önce söyledim.”
İdil, Demir'e döndü.
“Bence burada bir şeyler olacak.”
Demir hiç düşünmeden başını salladı.
“Kesinlikle.”
İkisine birden baktım.
“Siz ne yaşıyorsunuz?”
Selin kahvesini sırasından alırken konuştu.
“Bence de üç hafta boyunca kavga edeceksiniz.”
Sonunda mantıklı bir insan.
“Teşekkür ederim, Selin.”
“Sonra öğretmeniniz ikinizi de azarlayacak.”
Teşekkürümü geri alıyorum.
“Selin!”
Omuzlarını silkti.
“Ne? Gerçekçi olmaya çalışıyorum.”
İdil bana doğru eğildi. Yüzünde yine o tanıdık ifade vardı. Bir fikir bulmuştu ve bundan sonra hepimizin hayatını zorlaştırmadan rahat etmeyecekti.
“Peki, Pars yakışıklı mı?”
Bir süre yüzüne baktım.
Sonra güldüm. Ama komik bulduğum için değil. Bazen insanın verecek bir cevabı olmuyordu.
“İdil, sen ciddi misin?”
“Gayet.”
“Biz çocuğu konuşuyoruz, sen bana yakışıklı mı diye soruyorsun.”
“Evet. Konunun en önemli kısmı.”
“Hayır, en önemli kısmı üç hafta boyunca onunla çalışmak zorunda olmam!”
“Tamam, tamam. Sinirlenme.”
İdil ellerini kaldırıp geri çekildi. Ama yüzündeki gülümseme hiç kaybolmadı.
İşte bu yüzden ona bir şey anlatmaktan çekiniyordum. İdil'in eline küçücük bir bilgi geçtiği anda, o bilgi kısa sürede kocaman bir hikâyeye dönüşüyordu. Henüz ortada hiçbir şey yokken düğün tarihi bile belirleyebilirdi.
Ve Pars'la benim hakkımda bir hikâye yazmasına kesinlikle izin vermeyecektim.
Kesinlikle.
---
Sonraki ders boyunca kendimi öğretmene vermeye çalıştım. Gerçekten çalıştım. Defterime notlar aldım, sorulan sorulara cevap verdim, hatta bir ara dersi dinlerken kendi kendime ne kadar başarılı olduğumu bile düşündüm.
Sonra arka sıradan bir kâğıt masama düştü.
Önce kâğıda, sonra arkamı dönmeden bana doğru uzanan ele baktım.
Bu kadar tahmin edilebilir olamazdı.
Kâğıdı açtım.
Sunum için bugün buluşalım mı, ortaklığım?
Altına da küçük bir gülen yüz çizmişti.
Kalemimi elime alıp kâğıdın altına yazdım.
Bana bir daha ortaklığım dersen sunumu tek başına yaparsın.
Kâğıdı arkamdaki sıraya gönderdim.
Birkaç saniye sonra yeniden önüme düştü.
Demek ki bugün buluşuyoruz.
Dişlerimi sıktım.
Bu çocuk gerçekten insanı delirtmek için doğmuş olmalıydı.
Kâğıdı buruşturup çantama attım. Arkamı dönüp ona bakmadım. Çünkü bakarsam yüzündeki o sırıtışı göreceğimi biliyordum ve şu an buna ihtiyacım yoktu.
Dersin geri kalanında bir daha kâğıt gelmedi.
En azından öğretmenin gözü önünde.
---
Okul çıkışında çantamı omzuma geçirip kapıya yönelmiştim ki telefonum titredi. Ekrana baktığımda sınıf grubundan bir mesaj geldiğini gördüm.
Demir yeni bir grup oluşturmuştu.
Grubun adı:
Üç Haftalık Felaket
Ekrana birkaç saniye boyunca baktım.
Sonra gruba girip yazdım.
Nehir: Demir, seni bulduğum yerde boğacağım.
Mesajımın hemen ardından İdil yazdı.
İdil: Grup fotoğrafımızı ne zaman çekiyoruz?
Selin: Ben bu grupta neden varım?
Demir: Organizasyon için.
Nehir: Hangi organizasyon?
Demir: Felaket organizasyonu.
Telefonu elimde tutarken gözlerimi kapattım.
Bunlarla arkadaş olmak gerçekten benim kendi tercihim miydi?
Tam gruptan çıkmayı düşünürken yeni bir mesaj geldi.
Pars: Herkes burada olduğuna göre ilk toplantımızı bugün yapalım.
Ardından bana özelden yazdı.
Pars: Saat dörtte kütüphanede. Geç kalma.
Mesaja baktım. Bir kere. İki kere.
Sonra cevap yazdım.
Nehir: Bana emir verme.
Cevabı hemen geldi.
Pars: Rica etsem gelir misin?
Ekrana bakıp kaldım.
Bu sefer ne yazacağımı bilemedim. Çünkü çocuk, dalga geçmek dışında bir şey yapmayı da biliyordu anlaşılan.
Birkaç saniye sonra yeni bir mesaj geldi.
Pars: Şaka yaptım. Dörtte orada ol.
Telefonu çantama koydum.
Tamam.
Şimdi gerçekten sinirlenmiştim.
---
Saat dörde beş kala kütüphaneye vardım.
Aslında tam dörtte orada olabilirdim ama son beş dakikayı kapının önünde geçirmek, Pars'ın karşısına dikilip onun yüzünden geç kaldığımı söylemekten daha mantıklı gelmişti. Çünkü kendisini bekletirsem kesinlikle bir şey söyleyecekti.
İçeri girdiğimde onu pencerenin yanındaki masada otururken gördüm. Önünde bir defter, birkaç kâğıt ve iki kalem vardı.
İki kalem.
Sanki benim geleceğimi biliyormuş gibi.
Masaya yaklaştım.
“Erken gelmişsin.”
Başını kaldırdı.
“Sen de geç kalmamışsın. Bugünlük gelişme var.”
Sandalyeyi çekip karşısına oturdum.
“Bana bak, daha başlamadan kavga etmek istemiyorum.”
“Ben de istemiyorum.”
Şaşırıp yüzüne baktım.
Ciddi miydi?
Pars kalemlerden birini bana uzattı.
“Önce ne yapacağımıza karar verelim. Sonra kavga ederiz.”
İstemeden gülecek gibi oldum ama kendimi tuttum.
“Sen gerçekten normal konuşabiliyor musun?”
“Bazen. Ama genelde karşımdaki kişi sinirlenince daha eğlenceli oluyor.”
Başımı iki yana sallayıp kalemi elinden aldım.
“İşte şimdi yine başladın.”
“Ne yapayım? Alışkanlık.”
Önümdeki kâğıtlara baktım. En azından masaya oturmuş, çalışmaya hazır görünüyordu. Belki de bu iş düşündüğüm kadar kötü gitmeyecekti.
Sonra ilk kâğıdı önüme çekip okumaya başladım.
Üzerinde kocaman harflerle şunlar yazıyordu:
AÇILIŞ KONUŞMASI
Altında da iki isim vardı.
Nehir Alkan.
Pars Erdem.
İsimlerimizin arasına bir ok çizmişti.
Yanına da küçük harflerle şunu yazmıştı:
Allah sabır versin.
Başımı yavaşça kaldırdım.
Pars bana baktı.
“Ne oldu?”
Kalemimi masaya bıraktım.
“Seninle ciddi bir konuşma yapmamız gerekiyor.”
Arkasına yaslandı.
“Dinliyorum.”
“Öncelikle, benim adımı yazarken neden yanına ok çizdin?”
Kâğıda baktı.
“Birlikte çalışacağımızı göstermek için.”
“Peki, yanına neden Allah sabır versin yazdın?”
Bu kez gülümsemesini saklamaya bile çalışmadı.
“İçimden geldi.”
Bir süre yüzüne baktım. Sonra kâğıdı önüme çekip kalemi elime aldım.
Altına kocaman harflerle şunu yazdım:
Önce kendine sabır dile.
Pars kahkaha attı.
Gerçekten güldü.
Ben de bir an duraksadım. Çünkü onu ilk kez böyle görüyordum. Her zamanki sırıtışından farklıydı bu. Sanki bir anlığına gerçekten eğlenmişti.
Sonra göz göze geldik.
Ben hemen önüme döndüm.
“Tamam,” dedim. “Çalışmaya başlayalım.”
“Emredersin, ortaklığım.”
Kalemimi ona doğru uzattım.
“Pars.”
“Efendim?”
“Bir daha söylersen bu kalemi kafana atacağım.”
Kaleme baktı, sonra bana.
“Tamam, Nehir.”
Sonunda.
Önümüzdeki kâğıtları düzenlemeye başladık. Bir süre gerçekten çalıştık. Etkinlik için neler yapılabileceğini konuştuk, açılış konuşmasının nasıl olması gerektiğine dair fikirler sıraladık. En azından ilk on dakika boyunca birbirimizi boğmaya çalışmadık.
Bu, bizim için oldukça büyük bir başarıydı.
Ama tabii ki uzun sürmedi.
Çünkü Pars, yazdığım önerilerden birini okuduktan sonra kalemini masaya bıraktı.
“Nehir, bunu gerçekten sen mi düşündün?”
Başımı kaldırdım.
“Hayır, sabah evde buldum. Benim yerime biri yazmış.”
Bir an sustu.
Sonra gülmeye başladı.
“Tamam, tamam. Sadece sordum.”
“Bir daha sorarken biraz daha dikkatli ol.”
“Peki.”
Önümdeki kâğıda döndüm. Bu kez gerçekten devam edecektim. Ama içimden bir ses, Pars Erdem'le üç hafta boyunca çalışmanın düşündüğümden çok daha zor olacağını söylüyordu.
Ve nedense, bu düşünce beni yalnızca sinirlendirmiyordu.
Biraz da meraklandırıyordu.
Bunu kendime bile itiraf etmeye niyetim yoktu.
Hem neyi merak edecektim ki?
Pars'ın ne kadar sinir bozucu olabileceğini mi?
Onu zaten yeterince iyi biliyordum.
En azından öyle sanıyordum.
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
neler olyouuuu
Yorum
Yorum bulunamadı.