Öne Çıkanlar
Şu An Trend
Son Eklenenler
Her şey normalken, ben de çoğu insan gibi hiçbir şeyin gerçekten farkında değildim.
Yaşıyordum.
Çalışıyordum.
Planlar yapıyor, sorumluluklarımı yerine getiriyor, bir yerlere yetişiyor, bazen seviniyor, bazen sinirleniyor, bazen de küçücük meseleleri gereğinden fazla büyütüyordum.
Hayatın içindeydim.
En azından ben öyle sanıyordum.
Bugün geriye dönüp baktığımda o günlerde mutsuz olduğumu söyleyemem. Aksine, sevdiğim bir ailem, işlerim, sorumluluklarım, hayallerim vardı.
Ama başka bir problemim vardı.
Çok hızlı yaşıyordum.
İpi Kopmuş Bir Uçurtma
Hastalıktan önceki hayatımı bugün tek bir görüntüyle anlatmam gerekse, rüzgârda ipi kopmuş bir uçurtmayı düşünürdüm.
Uçuyordum.
Hatta dışarıdan bakıldığında oldukça güzel uçuyor olabilirdim.
Çalışıyordum.
Üretiyordum.
Kazanmaya, ilerlemeye, hayatımı ve ailemin hayatını daha iyi hâle getirmeye çalışıyordum.
Bunların hiçbirinin bugün yanlış olduğunu düşünmüyorum.
Ekonomik özgürlük önemli.
Çalışmak önemli.
Başarmak önemli.
İnsan kendisi ve ailesi için daha iyisini istemeli.
Hastalık bana bunların anlamsız olduğunu öğretmedi.
Bana ölçüyü öğretti.
Çünkü ipi kopmuş bir uçurtmanın problemi uçması değildir.
Problemi, rüzgârın onu nereye götürdüğünü artık kendisinin belirleyememesidir.
Ben de bazen öyleydim.
Koşuyordum.
Ama neden bu kadar hızlı koştuğumu kendime pek sormuyordum.
Eskiden yüz kilometrelik bir yolu birkaç dakika daha erken tamamlamak önemli gelebilirdi.
Biraz daha hızlı gitmek.
Biraz daha erken varmak.
Biraz daha fazla yetişmek.
Bugün ise aynı yüz kilometrede kazanacağım üç ya da beş dakikanın hayatın bütünü içerisinde ne kadar küçük olduğunu görebiliyorum.
Mesele hız değildi.
Mesele, neden bu kadar hızlı gittiğimi hiç sormamış olmamdı.
Pencereler
Şu anda bulunduğunuz yerde kaç pencere var?
Muhtemelen bunu düşünmediniz.
Pencerelerin orada olduğunu biliyorsunuz.
Her gün önlerinden geçiyorsunuz.
Belki açıyorsunuz.
Belki dışarı bakıyorsunuz.
Ama kaç tane olduklarını bilmiyor olabilirsiniz.
Çünkü bir şeyin hayatımızda bulunmasıyla onun gerçekten farkında olmak aynı şey değil.
Benim hayatımda da böyle pencereler vardı.
Sabah uyanmak.
Rahatça nefes almak.
İstediğim zaman dışarı çıkabilmek.
Sevdiğim insanların sesini duymak.
Evimde oturmak.
Bir kahve içmek.
Oğlumun yanımda olması.
Eşimin sesini başka bir odadan duymak.
Kötü bir haber almadan geçen sıradan bir gün…
Hepsi hayatımdaydı.
Ama belki sayılarını bilmiyordum.
Çünkü insan elinden alınmayan şeylerin değerini ölçmeye pek ihtiyaç duymuyor.
Pencerelerin orada olduğunu biliyor.
Ama saymıyor.
Ben daha sonra saymaya başlayacaktım.
Bir Şeyin Değerini Bilmek
Ailem benim için hastalıktan önce de önemliydi.
Bunu özellikle söylemek istiyorum.
Çünkü hastalık hikâyelerinde bazen her şey, insan daha önce hiçbir şeyi sevmiyormuş da hastalanınca birden hayatın değerini anlamış gibi anlatılıyor.
Benim hikâyem böyle değil.
Ailem zaten hayatımın merkezindeydi.
Onları kendimden ayrı düşünmüyordum.
Neredeyse bedenimdeki bir uzuv gibiydiler.
Fakat daha sonra şunu anlayacaktım:
Bir şeyin değerli olduğunu bilmekle o değeri bütün hücrelerinizde hissetmek aynı şey değilmiş.
Her değerin bir kokusu varmış.
Her sevginin bir tadı.
Ve insan bazen bunları ancak kaybetme ihtimaliyle karşılaştığında çok daha keskin algılamaya başlıyor.
Sevdiğinizi söylemek gerekiyor.
Çünkü söylenmeyen sevgi, yazılmış ama gönderilmemiş bir mektuba benziyor.
İçinizde olması değerli.
Ama karşı tarafa ulaşmadığında bir şey eksik kalıyor.
Bunu öğrenmeye başladıkça insanlarla ilişkim de değişecekti.
Her hesabın kapanması gerekmediğini…
Her tartışmanın kazanılması gerekmediğini…
Her söze cevap vermek zorunda olmadığımı…
Güçlü olmanın bazen daha fazla yük taşımak değil, hangi yükü bırakacağını bilmek olduğunu öğrenecektim.
Ama henüz bunların hiçbirini bilmiyordum.
Henüz koşuyordum.
İlk Fren
Böbreğimle ilgili hastalıktan önce hayat bana aslında bir kez daha seslenmişti.
Kalp krizi geçirmiştim.
Bugün geriye dönüp baktığımda bunun hayatın önümde yanan ilk büyük kırmızı ışıklardan biri olduğunu anlayabiliyorum.
Hayat ilk kez sert biçimde frene basmıştı.
Bir süre durdum.
Düşündüm.
Korktum.
Sonra yeniden yaşamın içine karıştım.
İnsan çok garip bir varlık.
Başına büyük bir şey geliyor.
Bir süre her şeyin değerini çok iyi anlıyor.
Sonra günler geçiyor.
Telefonlar çalmaya başlıyor.
İşler birikiyor.
Sorunlar geri geliyor.
Trafik yeniden sinirlendiriyor.
Küçük meseleler yeniden büyümeye başlıyor.
Ve hayat yavaş yavaş eski hızına dönüyor.
Ben hayatta kalmıştım.
Ama henüz tam anlamıyla uyanmamıştım.
Belki de bazı dersler insana bir kez anlatıldığında öğrenilmiyor.
Hayat bazen aynı kapıyı daha sert çalıyor.
Tarihler
Hayatımda bazı tarihler tuhaf biçimde birbirlerine dokundu.
Askerlikten terhis olduğum günün doğum günüme denk gelmesi…
Kalp krizinin yine hayatımda anlamı olan bir tarihle kesişmesi…
Bunları bir işaret olarak mı görmek gerekir bilmiyorum.
Belki yalnızca tesadüftür.
Ama insan başından büyük şeyler geçtikten sonra takvimdeki bazı rakamlara eskisi gibi bakamıyor.
Doğum günü yalnızca yaş almak olmaktan çıkıyor.
Bir yıl daha yaşadığınızı hatırlatan bir işarete dönüşüyor.
Ve bazen insanın yeniden şekillenmesi için tamamen parçalanması gerekmiyor.
Belki yalnızca doğru yerinden kırılması gerekiyor.
Kırk Mum
Bir doğum günümde pastanın üzerinde yalnızca “40” yazmasını istemedim.
Kırk ayrı mum görmek istedim.
Tek tek.
Her biri ayrı ayrı yansın istedim.
Çünkü kırk yıl iki rakamdan ibaret değildi.
İçinde çocukluk vardı.
Gençlik vardı.
Hatalar vardı.
Başarılar vardı.
Tanıştığım insanlar vardı.
Kaybettiklerim vardı.
Sevdiklerim vardı.
Ailem vardı.
Kavgalarım, sevinçlerim, korkularım, hayallerim vardı.
Kırk ayrı mumun her biri sanki bir yılın küçük ışığıydı.
Ve o pastaya bakarken aklımdan geçen düşünce bugün bile benim için değerli:
İnsan isteyince bir pastaya kırk mum sığdırabiliyorsa, bir ömre neler sığdırabilir?
O zaman bu cümlenin anlamını bugünkü kadar bilmiyordum.
Çünkü hâlâ zamanın çok olduğunu düşünüyordum.
Rotası Olmayan Gezgin
Hayatı bazen bir metro hattı gibi düşünüyorum.
Trene biniyoruz.
İleride duraklar var.
Bazılarının adını biliyoruz.
Okul.
İş.
Evlilik.
Çocuk.
Başarı.
Yaşlılık.
Hayaller…
Ama gerçekte hangi durakta ne yaşayacağımızı bilmiyoruz.
Bazı duraklarda planladığımızdan uzun kalıyoruz.
Bazılarını fark etmeden geçiyoruz.
Bazılarında ise tren aniden duruyor.
Ben o yıllarda rotası olmayan bir gezgin gibiydim.
İlerliyordum.
Gelecekle ilgili beklentilerim vardı.
Çalışıyordum.
Planlar yapıyordum.
Ailemi düşünüyordum.
Hayatın normal akışı içerisinde yapılması gerekenleri yapıyordum.
Gökyüzüne bakıyordum.
Ama belki de onu görmüyordum.
Yaşıyordum.
En azından yaşadığımı varsayıyordum.
Sonradan öğrenecektim:
İnsanın kalbinin atıyor olmasıyla hayatı gerçekten hissetmesi aynı şey değilmiş.
Metro ilerliyordu.
Duraklar önümdeydi.
Ben hâlâ hangi istasyona yaklaştığımı bilmiyordum.
Hayat ilk seferinde kalbim üzerinden bana frene basmıştı.
Ben yeniden hızlanmıştım.
Bu kez daha sert gelecekti.
Ve henüz bilmiyordum ki yaklaşmakta olduğum duraklardan birinde hayat yalnızca frene basmamı istemeyecekti.
Benden bir parça alacaktı.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları