Öne Çıkanlar
Şu An Trend
Son Eklenenler
Geçmeyen Bir Grip
Her şey, grip olduğumu düşünmemle başladı.
En azından ben öyle sanıyordum.
Kendimi iyi hissetmiyordum.
Halsizdim.
Bedenimde bir şeylerin eskisi gibi olmadığını hissediyordum ama bunu hayatımı durduracak kadar önemli görmüyordum.
“Bir şey yok.”
“Geçecek.”
İnsan bazen kendisine söylediği birkaç basit cümleyle bedeninin verdiği işaretleri susturabiliyor.
Bir hafta geçti.
Sonra bir hafta daha.
Ardından üçüncü haftaya yaklaşmaya başladım.
Grip dediğim şey bir türlü geçmiyordu.
İçimde yavaş yavaş bir endişe oluşmaya başlamıştı.
Ama yine bekledim.
Çünkü insan kendi hayatının içerisinde hastalığa yer açmak istemiyor.
İşler var.
Sorumluluklar var.
Yapılması gerekenler var.
Bir hastalığın gelip bütün bunların ortasına oturabileceğini kabullenmek kolay değil.
Bu yüzden çoğu zaman bedenimizin söylediğini değil, duymak istediğimizi dinliyoruz.
Ben de öyle yaptım.
“Geçecek.”
dedim.
Günler birbirini devirdi.
Ben bekledim.
Bedenim ise beklemiyordu.
Dizlerimin Üzerine Çöktüğüm An
Sonra nefesim kesilmeye başladı.
Öyle yorulmuşum gibi bir nefessizlik değildi bu.
Bir anda nefes almakta zorlanıyor, bedenimin kontrolünü kaybediyordum.
Ve bir noktada dizlerimin üzerine çöktüm.
İnsan nefes almayı düşünmez.
Doğduğumuz andan itibaren bedenimizin bizim adımıza yaptığı milyonlarca şeyden biridir.
Ta ki bir gün nefes almak için mücadele etmek zorunda kalana kadar.
O zaman dünyanın en sıradan hareketlerinden biri, hayatınızın merkezine oturuyor.
Bu durum birkaç kez tekrarlayınca eşim artık beklemememiz gerektiği konusunda ısrar etti.
Belki ben biraz daha bekleyebilirdim.
Belki yine:
“Bir şey yok.”
derdim.
Ama bazen sizi seven biri, bedeninizin alarmını sizden daha net duyuyor.
Hastaneye gittik.
Aklımdaki senaryo hâlâ oldukça basitti.
Muhtemelen ağır bir grip geçirmiştim.
Birkaç tetkik yapılacaktı.
Belki ilaç verilecekti.
Biraz dinlenecektim.
Sonra yeniden işimin başına dönecektim.
Hayat kaldığı yerden devam edecekti.
Ben böyle düşünüyordum.
Doktorlar ise başka bir şey görmeye başlamıştı.
Koridordaki Sessizlik
Tetkikler ilerledikçe hastanenin havası değişmeye başladı.
Bir noktada dahiliye doktorunun hasta kabul etmeyi bıraktığını fark ettim.
Koridor normalden daha sessizdi.
İnsan bazen kimse size bir şey söylemeden de bir şeylerin yolunda gitmediğini anlıyor.
Seslerden.
Bakışlardan.
İnsanların hareketlerinden.
Bir doktorun yüzündeki ifadeden.
Bir koridorun sessizliğinden bile.
İçimde bir endişe vardı.
Korkuyordum.
Ama bunu çok fazla göstermemeye çalışıyordum.
Sonra öğrendim.
Akciğer damarlarımda pıhtı vardı.
Tıbbi adıyla pulmoner emboli.
En temel anlatımıyla pulmoner emboli, çoğunlukla vücudun derin toplardamarlarında oluşan bir kan pıhtısının yerinden koparak kan dolaşımıyla akciğerlere ulaşması ve akciğer damarlarından birini ya da birkaçını tıkamasıdır.
Benim için o anda bu tanımın ayrıntılarından daha önemli bir gerçek vardı:
Durum düşündüğümden çok daha ciddiydi.
Ve yoğun bakıma alınmam gerekiyordu.
Yoğun Bakım
Yoğun bakım kelimesi bana tamamen yabancı değildi.
Daha önce kalp krizi nedeniyle kardiyoloji yoğun bakımında kalmıştım.
Orada telefonum vardı.
Televizyon vardı.
Tek kişilik bir ortamda dinlenebiliyordum.
Bu yüzden zihnimde “yoğun bakım” kavramının bir karşılığı zaten vardı.
Ama bu kez gireceğim yer farklıydı.
Gerçek bir genel yoğun bakımın kapısından içeri girdiğinizde televizyondaki sahneler gibi dramatik bir müzik çalmıyor.
Kimse size hayatınızın önemli bir sahnesine girdiğinizi söylemiyor.
Her şey çok daha hızlı ve sıradan gerçekleşiyor.
Bir anda sosyal hayatınızdan çekilip başka bir dünyanın içine alınıyorsunuz.
Beni sedyeyle götürdüler.
Yoğun bakım kalabalıktı.
Yataklar vardı.
Ve yatakların arasında mahremiyet sağlamak için kullanılan perdeler.
İlk bakışta sıradan bir hastane perdesi.
Ama o perdenin anlamı içerideyken değişiyor.
Çünkü bazen arkasında bir insanın yaşam mücadelesi veriliyor.
Bazen birinin durumu ağırlaşıyor.
Bazen ne olduğunu bilmiyorsunuz.
Sadece sesleri duyuyorsunuz.
Ve fark ediyorsunuz:
Bir perde bazen yalnızca mahremiyet sağlamıyor. Sizi dışarıdaki hayattan da ayırıyor.
Ben artık perdenin diğer tarafındaydım.
Son Yatak
Beni yoğun bakımın son tarafındaki yataklardan birine aldılar.
Bilincim açıktı.
Konuşabiliyordum.
O anda büyük bir ağrım da yoktu.
Hatta içimden:
“Ben iyiyim.”
diye düşündüğümü hatırlıyorum.
İnsanın kendisini iyi hissetmesiyle gerçekten iyi olması arasındaki farkı orada anlamaya başladım.
Doktorlar başka bir şey görüyordu.
Ben ise bedenimin içerisinde hâlâ kendimi normal hissediyordum.
Bu ikisini yan yana koymak kolay değildi.
Sonra üzerimdeki kıyafetler çıkarıldı.
Saatim…
Cüzdanım…
Takılarım…
Yanımda bulunan eşyalar…
Hepsi alındı.
Ve bana yalnızca hastane kıyafeti kaldı.
İnsanın kimliğini oluşturan şeylerin ne kadar küçük ayrıntılara saklandığını o anda fark ediyorsunuz.
Kendi tişörtünüz.
Pantolonunuz.
Saatiniz.
Cebinizdeki cüzdan.
Telefonunuz.
Bunların hiçbirinin tek başına büyük bir anlamı yok.
Ama hepsi bir araya geldiğinde dışarıdaki hayatınıza ait olduğunuzu hatırlatıyor.
Sonra hepsi bir anda sizden alınıyor.
Mavi Poşet
Eşyalarımı bir poşetin içerisine koydular.
Mavi bir poşet.
Belki başkası için sıradan bir hastane poşetiydi.
Benim için değildi.
O görüntü zihnime kazındı.
Kıyafetlerim, eşyalarım, dışarıdaki hayatıma ait küçük parçalarım bir poşetin içine konulmuş ve dışarıya teslim edilmişti.
O an garip bir his yaşadım.
Sanki dünyadaki eşyalarım benden önce dışarı çıkmıştı.
Ben içeride kalmıştım.
Bir an için ölümle ilgili görüntüler geçti aklımdan.
İnsan öldüğünde de geride eşyaları kalır.
Kıyafetleri çıkarılır.
Ceplerindeki şeyler birilerine teslim edilir.
Dünyevi eşyalar bir anda sahibinden ayrılır.
Ben ölmemiştim.
Ama o mavi poşete bakarken sanki hayat, bana sahip olduğumu düşündüğüm şeylerin ne kadar kolay benden ayrılabileceğini gösteriyordu.
Saatim gitmişti.
Telefonum gitmişti.
Kıyafetlerim gitmişti.
Cüzdanım gitmişti.
Geriye ben kalmıştım.
Ve orada ilk kez çok çıplak bir gerçekle karşı karşıyaydım:
İnsan bazen sahip olduğu her şeyden çıkarıldığında, geriye yalnızca kendisi kalıyor.
Saat Yoktu
Yoğun bakımda dikkatimi çeken şeylerden biri de saatti.
Daha doğrusu saatin olmayışı.
Zamanı bilmiyordum.
Kaç saat geçti?
Gece mi?
Sabah mı?
Ne kadar uyudum?
Ne kadar kaldı?
Bunları anlamaya çalışıyordum.
Bazen personele saati soruyordum.
Ama gereksiz soru soruyormuşum gibi hissettiğim için bunu da sürekli yapmak istemiyordum.
Uyuyordum.
Uyanıyordum.
Tekrar uyuyordum.
Zaman birbirine karışıyordu.
Işıkların azalmasından gecenin geldiğini tahmin ediyordum.
Hareketlilik arttığında sabah olduğunu düşünüyordum.
Vardiyalar değişiyor, doktorlar geliyor, kontroller yapılıyor…
Ben ise zamanın içerisinde sabit kalmış gibiydim.
Bir roman okurken sayfalara öylesine dalarsınız ki başınızı kaldırdığınızda kaç saat geçtiğini anlayamazsınız ya…
Benimki biraz öyleydi.
Tek farkla:
Okuduğum romanın içinden çıkamıyordum.
Beklemek
Hayatım boyunca sorunları çözmeye alışmıştım.
Bir problem varsa üzerine giderdim.
Bir iş varsa yapardım.
Bir şey bozulduysa tamir ettirmeye çalışırdım.
Bir sorun çıktıysa çözüm arardım.
Ama yoğun bakımda yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
Kalkıp gidemezdim.
Kendi tedavimi yapamazdım.
Sonucu hızlandıramazdım.
Zamanı ileri saramazdım.
Sadece bekleyebilirdim.
Bu benim için başlı başına bir mücadeleydi.
Çünkü ilk kez çözmem gereken bir problem karşısında değildim.
Beklemek zorunda olduğum bir problem karşısındaydım.
Ve ben beklemeyi hiç bilmiyordum.
Hayatın Dışında
Telefon yoktu.
Dışarıdaki insanlarla istediğim zaman konuşamıyordum.
Evde neler olduğunu bilmiyordum.
İşlerin nasıl gittiğini bilmiyordum.
Sevdiklerimin o anda ne yaptığını bilmiyordum.
Normal hayat birkaç metre ötemde devam ediyor olabilirdi.
İnsanlar işe gidiyordu.
Trafikte bekliyordu.
Kahve içiyordu.
Telefonlarına bakıyordu.
Çocuklarını okula götürüyordu.
Birileri gereksiz bir şeye sinirleniyor, birileri kahkaha atıyor, birileri akşam ne yiyeceğini düşünüyordu.
Ben ise bütün bunlardan ayrılmıştım.
Çünkü insan, elinden alınmayan şeylerin adını koymaya ihtiyaç duymuyor.
Dışarı çıkabilmenin özgürlük olduğunu düşünmezsiniz.
Telefonunuzun elinizde olmasının anlamını düşünmezsiniz.
Kendi kıyafetlerinizi giymenin değerini düşünmezsiniz.
Saate bakabilmenin bile bir özgürlük olduğunu düşünmezsiniz.
Ta ki bunların hepsi sizden alınana kadar.
Yoğun bakımda kaçabileceğiniz hiçbir yer yok.
Dışarı çıkamıyorsunuz.
Başka bir işle zihninizi dağıtamıyorsunuz.
Arabanıza binip gidemiyorsunuz.
Bir arkadaşınızı arayamıyorsunuz.
Ve orada kaçabileceğiniz hiçbir yer kalmıyor.
En önemlisi de kendinizden kaçamıyorsunuz.
Ziyaret
Bazen kendimi, mezarında sevdiklerinin ziyaretini bekleyen bir ölü kadar dünyadan kopmuş hissediyordum.
Sert bir benzetme olabilir.
Ama o günlerde hissettiğim şey buydu.
Dışarıda hayat devam ediyordu.
Ben ise belirli saatlerde birilerinin beni görmesini bekliyordum.
Oysa yaşıyordum.
Belki de en ağır tarafı buydu.
Yaşıyordum ama hayatın içinde değildim.
İşte o zaman insan mutluluğun ne kadar sade olabileceğini anlamaya başlıyor.
Mutluluk bazen büyük bir para değil.
Büyük bir başarı değil.
Lüks bir tatil değil.
Bazen sadece sevdiğiniz insanın yanınızda oturabilmesi.
Telefonunuza bakabilmek.
Kendi kıyafetlerinizi giymek.
Bir kapıyı açıp dışarı çıkabilmek.
Saati bilmek.
İstediğiniz zaman su içmek.
Evinizde uyumak.
İnsan bazen mutluluğu bulmuyor.
Hayat, fazlalıkları birer birer elinden alıyor ve geriye zaten mutluluk olan şeyi bırakıyor.
Masalın Sonu
Yoğun bakımdan çıkacağım günü bekliyordum.
Benim için oradan çıkmak, hikâyenin mutlu sonu gibiydi.
Kapı açılacak.
Servise geçecektim.
Sonra eve gidecektim.
Ve hayat yeniden normale dönecekti.
Çıktığımda elbette rahatladım.
Üzerimdeki yükün bir kısmı kalkmıştı.
Belirsizlik bulutları biraz dağılmıştı.
Ama içimde hâlâ cevaplanmamış bir soru vardı.
Çünkü akciğerimdeki pıhtı bulunmuştu.
Tedavisi yapılmıştı.
Durum kontrol altına alınmaya çalışılıyordu.
Fakat şimdi başka bir şeyi anlamak gerekiyordu.
Bu pıhtı neden oluşmuştu?
Doktorlar bunun peşine düşmeye başladı.
Yeni tetkikler…
Yeni görüntülemeler…
Yeni değerlendirmeler…
Hastane koridorlarında bu kez başka bir cevabı arıyorduk.
Ben yoğun bakımdan çıkmayı hikâyenin sonu sanıyordum.
Meğer yalnızca ilk büyük kapıdan geçmişim.
Araştırmalar ilerledikçe yön değişmeye başladı.
Akciğerden başka bir yere…
Bedenimin başka bir bölgesine…
Böbreğime.
Pulmoner emboli hikâyemin sonundaki nokta değildi.
Bir virgüldü.
Bedenim haftalardır bana bir şey anlatmaya çalışıyordu.
Ben onu grip sanmıştım.
Sonra nefesimi kesti.
Dizlerimin üzerine çöktürdü.
Yoğun bakıma götürdü.
Şimdi ise beni asıl meselenin bulunduğu yere doğru götürüyordu.
Ve henüz bilmiyordum ki birazdan hayatımda ilk kez kaybetmek kelimesini kendi bedenimdeki bir organla yan yana düşünmek zorunda kalacaktım.
Yoğun bakımdan çıkacağım günü masalın sonu sanmıştım.
Oysa hikâye daha yeni başlıyordu.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları