Öne Çıkanlar
Şu An Trend
Son Eklenenler
Bölüm 2: Pas ve Parazit
Soğuk havaya rağmen terliyordum. Cihangir’in dik yokuşlarından birini nefes nefese çıkarken, beynimde sadece az önce duyduğum kemik kütürdemesi yankılanıyordu.
İstiklal’e çıktığımda kalabalık beni bir sünger gibi emdi. Yağmur hızlanmıştı. Islak montum bedenime yapışıyor, yüzümden süzülen sular çeneme inen kana karışıyordu. Adrenalin yavaş yavaş damarlarımdan çekilirken yerini saf, ağır bir acıya bıraktı. Burnum zonkluyordu.
Bir dönercinin camından yansımama baktım. Sağ gözümün altı morarmaya başlamış, burnum hafifçe sola kaymıştı. Gecenin bu saatinde, İstiklal'in kalabalığı arasında kimse bana dönüp bakmadı bile. Burası İstanbul'du. Herkesin kendi derdi, kendi kör noktası vardı.
Ara sokaklardan birine sapıp, köhne bir kahvehanenin tuvaletine daldım. Fayanslar ağır bir rutubet ve amonyak kokuyordu. Paslı lavaboya eğilip yüzüme çarpabildiğim kadar soğuk su çarptım. Kalitesiz bir kağıt havluyla burnumdaki kanamayı durdurmaya çalıştım. Aynadaki adama uzun uzun baktım. Şirket denetçisi kostümü paramparçaydı. Eski Sinan uyanıyordu.
Cebimden telefonumu çıkardım. Akıllı telefonlar dijital birer tasmadır. Bataryayı çıkardım, sim kartı ikiye katlayıp klozete attım ve sifonu çektim. Cihazın kendisini de çöp kutusunun en dibine, ıslak kağıtların arasına sıkıştırdım. Artık hayalettim.
Karaköy. Perşembe Pazarı'nın ıssız karanlığı. Gündüzleri iğne atsan yere düşmeyen o dar sokaklarda şimdi sadece ıslak köpekler ve çöpçüler vardı. Motor yağı, genzi yakan deniz tuzu ve pas kokusu her yere sinmişti.
Kepenkleri sıkıca kapalı, tabelası silik bir hırdavatçının önüne geldim. Demir kepenge ritmik bir şekilde vurdum. İki kısa, bir uzun. On saniye sessizlik. Sonra metalin metale sürtünme sesi geldi. Kepenk, altından bir insan sızabilecek kadar aralandı. İçeri daldım.
"Dükkanı kapattık," dedi karanlıktan gelen kalın, yorgun bir ses.
"Mal sayımı bitmedi," dedim.
Tavandaki çıplak ampul yandı. Tarık tezgahın arkasındaydı. Elinde namlusunu yere doğru eğdiği eski, yıpranmış bir Browning vardı. Beni görünce silahın emniyetini kapatıp yavaşça tezgaha bıraktı. Gözleri şişmiş yüzümde ve kanlı ceketimde gezindi.
"Yine hangi bok çukuruna atladın?" diye mırıldandı.
"Küçük bir muhasebe hatası," dedim, tezgahın yanındaki metal sandalyeye yığılırken.
Tarık arka taraftan tozlu bir ecza çantası getirdi. Tentürdiyot pamuğa döküldüğünde o acı kokuyu genzimde hissettim. Pamuğu burnumun kenarına bastırdığında dişlerimi sıktım.
"Bunu yapanlar her kimse, sokak serserisi değil," dedi Tarık, yaraya kalın bir bant yapıştırırken.
Cebimden o küçük siyah flash belleği çıkardım. Gündüz şirketten çıkmadan önce kopyaladığım veriler. Belleği metal tezgaha koyduğumda çıkan ses dükkandaki sessizliği bıçak gibi kesti.
"Maslak'taki o iş," dedim. "Lojistik şirketi."
Tarık'ın arka odadaki penceresiz ofisine geçtik. İnternete bağlı olmayan, kasası çizikler içinde kalın bir laptopu açtı. Belleği taktık. Ekrana dökülen Excel tablolarına ve şifreli işlem geçmişlerine baktı. Tarık kodlardan pek anlamazdı ama paranın izini sürmekte üstüne yoktu. Gözleri kısıldı.
"Bu paralar..." dedi fısıltıyla, parmağını ekrandaki satırlarda gezdirirken. "Balkanlar'dan geliyor. Paravan nakliye şirketleri, sahte gümrük beyannameleri... Sonra Maslak'ta, Vedat Karaca'nın şirketinde tertemiz olup yasal sisteme geri dönüyor."
"Devasa bir kara para aklama makinesi," diye onayladım. "Muhasebeci kız o sızıntıyı bulmuştu. Gittim, kızı yok etmişler. Evini de çamaşır suyuyla siliyorlardı."
Tarık bilgisayarın ekranını sertçe indirdi. Derin bir nefes aldı.
"Sinan, bu adamlar bizim boyumuzu aşar. Vedat Karaca dediğin adamın emniyette, siyasette, gümrükte beslediği onca köpek var. Sokaktaki izini sürmeleri an meselesi."
Ayağa kalkıp köşedeki çelik kasasını açtı. İçinden bir tomar döviz ve bordo renkli, oldukça kaliteli sahte bir pasaport çıkardı. Masaya, tam önüme fırlattı. "Bunu alıyorsun. Sabah ilk ro-ro gemisiyle Yunanistan'a geçiyorsun. Gerisine ortalık soğuyunca bakarız."
Masadaki pasaporta baktım. Sonra Tarık'ın gözlerinin içine.
"Kaçarsam hep ensemde olacaklar. Ben koşmaktan yoruldum, Tarık." Pasaportu ona doğru geri ittim. "Bırakırsam, sıra sana da gelecek. Bu işi temizlemenin tek bir yolu var."
"Delirdin mi sen? Adama tek başına savaş mı açacaksın?"
"Bana Tarlabaşı'ndaki eski güvenli evin anahtarını ver," dedim sesimdeki tüm titremeyi söküp atarak. "Bir de temiz, seri numarası silinmiş bir silah. Tercihen on beş mermi alanından."
Tarık'ın yüzündeki endişe, yerini ağır bir kabullenmişliğe bıraktı. O da biliyordu. Avcı her zaman avını kovalardı. Ta ki av geri dönüp dişlerini gırtlağına geçirene kadar.Bölüm 2: Pas ve Parazit
Soğuk havaya rağmen terliyordum. Cihangir’in dik yokuşlarından birini nefes nefese çıkarken, beynimde sadece az önce duyduğum kemik kütürdemesi yankılanıyordu.
İstiklal’e çıktığımda kalabalık beni bir sünger gibi emdi. Yağmur hızlanmıştı. Islak montum bedenime yapışıyor, yüzümden süzülen sular çeneme inen kana karışıyordu. Adrenalin yavaş yavaş damarlarımdan çekilirken yerini saf, ağır bir acıya bıraktı. Burnum zonkluyordu.
Bir dönercinin camından yansımama baktım. Sağ gözümün altı morarmaya başlamış, burnum hafifçe sola kaymıştı. Gecenin bu saatinde, İstiklal'in kalabalığı arasında kimse bana dönüp bakmadı bile. Burası İstanbul'du. Herkesin kendi derdi, kendi kör noktası vardı.
Ara sokaklardan birine sapıp, köhne bir kahvehanenin tuvaletine daldım. Fayanslar ağır bir rutubet ve amonyak kokuyordu. Paslı lavaboya eğilip yüzüme çarpabildiğim kadar soğuk su çarptım. Kalitesiz bir kağıt havluyla burnumdaki kanamayı durdurmaya çalıştım. Aynadaki adama uzun uzun baktım. Şirket denetçisi kostümü paramparçaydı. Eski Sinan uyanıyordu.
Cebimden telefonumu çıkardım. Akıllı telefonlar dijital birer tasmadır. Bataryayı çıkardım, sim kartı ikiye katlayıp klozete attım ve sifonu çektim. Cihazın kendisini de çöp kutusunun en dibine, ıslak kağıtların arasına sıkıştırdım. Artık hayalettim.
Karaköy. Perşembe Pazarı'nın ıssız karanlığı. Gündüzleri iğne atsan yere düşmeyen o dar sokaklarda şimdi sadece ıslak köpekler ve çöpçüler vardı. Motor yağı, genzi yakan deniz tuzu ve pas kokusu her yere sinmişti.
Kepenkleri sıkıca kapalı, tabelası silik bir hırdavatçının önüne geldim. Demir kepenge ritmik bir şekilde vurdum. İki kısa, bir uzun. On saniye sessizlik. Sonra metalin metale sürtünme sesi geldi. Kepenk, altından bir insan sızabilecek kadar aralandı. İçeri daldım.
"Dükkanı kapattık," dedi karanlıktan gelen kalın, yorgun bir ses.
"Mal sayımı bitmedi," dedim.
Tavandaki çıplak ampul yandı. Tarık tezgahın arkasındaydı. Elinde namlusunu yere doğru eğdiği eski, yıpranmış bir Browning vardı. Beni görünce silahın emniyetini kapatıp yavaşça tezgaha bıraktı. Gözleri şişmiş yüzümde ve kanlı ceketimde gezindi.
"Yine hangi bok çukuruna atladın?" diye mırıldandı.
"Küçük bir muhasebe hatası," dedim, tezgahın yanındaki metal sandalyeye yığılırken.
Tarık arka taraftan tozlu bir ecza çantası getirdi. Tentürdiyot pamuğa döküldüğünde o acı kokuyu genzimde hissettim. Pamuğu burnumun kenarına bastırdığında dişlerimi sıktım.
"Bunu yapanlar her kimse, sokak serserisi değil," dedi Tarık, yaraya kalın bir bant yapıştırırken.
Cebimden o küçük siyah flash belleği çıkardım. Gündüz şirketten çıkmadan önce kopyaladığım veriler. Belleği metal tezgaha koyduğumda çıkan ses dükkandaki sessizliği bıçak gibi kesti.
"Maslak'taki o iş," dedim. "Lojistik şirketi."
Tarık'ın arka odadaki penceresiz ofisine geçtik. İnternete bağlı olmayan, kasası çizikler içinde kalın bir laptopu açtı. Belleği taktık. Ekrana dökülen Excel tablolarına ve şifreli işlem geçmişlerine baktı. Tarık kodlardan pek anlamazdı ama paranın izini sürmekte üstüne yoktu. Gözleri kısıldı.
"Bu paralar..." dedi fısıltıyla, parmağını ekrandaki satırlarda gezdirirken. "Balkanlar'dan geliyor. Paravan nakliye şirketleri, sahte gümrük beyannameleri... Sonra Maslak'ta, Vedat Karaca'nın şirketinde tertemiz olup yasal sisteme geri dönüyor."
"Devasa bir kara para aklama makinesi," diye onayladım. "Muhasebeci kız o sızıntıyı bulmuştu. Gittim, kızı yok etmişler. Evini de çamaşır suyuyla siliyorlardı."
Tarık bilgisayarın ekranını sertçe indirdi. Derin bir nefes aldı.
"Sinan, bu adamlar bizim boyumuzu aşar. Vedat Karaca dediğin adamın emniyette, siyasette, gümrükte beslediği onca köpek var. Sokaktaki izini sürmeleri an meselesi."
Ayağa kalkıp köşedeki çelik kasasını açtı. İçinden bir tomar döviz ve bordo renkli, oldukça kaliteli sahte bir pasaport çıkardı. Masaya, tam önüme fırlattı. "Bunu alıyorsun. Sabah ilk ro-ro gemisiyle Yunanistan'a geçiyorsun. Gerisine ortalık soğuyunca bakarız."
Masadaki pasaporta baktım. Sonra Tarık'ın gözlerinin içine.
"Kaçarsam hep ensemde olacaklar. Ben koşmaktan yoruldum, Tarık." Pasaportu ona doğru geri ittim. "Bırakırsam, sıra sana da gelecek. Bu işi temizlemenin tek bir yolu var."
"Delirdin mi sen? Adama tek başına savaş mı açacaksın?"
"Bana Tarlabaşı'ndaki eski güvenli evin anahtarını ver," dedim sesimdeki tüm titremeyi söküp atarak. "Bir de temiz, seri numarası silinmiş bir silah. Tercihen on beş mermi alanından."
Tarık'ın yüzündeki endişe, yerini ağır bir kabullenmişliğe bıraktı. O da biliyordu. Avcı her zaman avını kovalardı. Ta ki av geri dönüp dişlerini gırtlağına geçirene kadar.
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Yazım.yanlisı olmuş ay i karakterin tekrardan verilmesi galiba
Tek bir sorum var neden bittikten sonra tekrar başladı-(iyi ilerlio ama daha fazla savaş dövüş istiyorummmğğğ)
Yorum
Yorum bulunamadı.