Öne Çıkanlar
Son Eklenenler
Tamamlanmış Kitaplar
Premium Kitaplar
~
Hayatımdan birçok insanı çıkartmıştım.
Çevremdeki insanlara göre bunu çok kolay bir şeymiş gibi hemen yapabilmiştim. Özlem duymadan, kendimi düşünerek ve emin adımlarla uzaklaşmıştım o insanlardan.
Dışarıdan böyle göründüğümde hoşuma gitmiyor değildi. Demek ki güçlü gözüküyordum. Göründüğüm gibi olmayı isterdim. Gerçekten dedikleri gibi umursamaz olmayı, fazla düşünmeyi bırakmayı isterdim.
Ama hayat yanlarından hiç ayrılmak istemediğiniz kişilerle sizi uzağa koyduğunda elinizden hiçbir şey gelmiyordu.
Elimden hiçbir şey gelemeyeceğini bildiğim içinse dışarıya karşı maskemi takmıştım. Neşeli, güçlü ve hiçbir şey umurunda olmayan o kızın maskesi. Girdiği her ortamda sanki gözleri onları aramayan o kızın maskesi. Aslında çok yalnız ama bunu hiç ilgisini çekmeyen partilere giderek gizlemeye çalışan o kız.
Yıllar geçmişti. Şimdi büyümüş ve olgunlaşmıştım. Yalnızlığın sahte çevreden daha iyi olduğunu anlayabilmiştim. Ben böyle biriydim. Evet, bunu kabulleniyordum çünkü yeni biriyle tanışıp sonradan hayal kırıklığına uğramaktansa yalnız olmak daha iyiydi.
Çünkü ben küçükken ilk hayal kırıklığımı yaşamıştım. Her aklıma geldiğinde içimi sızlatan bir şeyse bu kırıklık, ben bunu nasıl tekrardan yaşayabilirdim?
Bir yere davet edilmiştim. Hayatımdan çıkarttığım insanları tekrar göreceğim, unuttuğum hisleri tekrardan yaşayacağım bir yere gidiyordum. Heyecanlı mıydım? Hayır, daha çok gergindim.
Uzun süredir görüşmediğim, babamın iş ortağının evine gidiyordum. Aslında böyle bahsetmek haksızlık olurdu. Çocukluğumun geçtiği o ailenin yanına gidiyordum.
Babamın vefat ettiğini öğrendiklerinde çok kez ziyarete gelmişlerdi. Destek olmaya çalışmışlardı ama asıl gelmesi gereken insanın gelmemesinden dolayı pek işe yaramamıştı.
Aslında akşam yemeğine katılmaya hevesim yoktu. Aramıza aşamayacağımı bildiğim mesafeler girmişti. Yıllar sonra onlarla aynı masaya oturmak bile zorken nasıl sohbet edecektim bilmiyordum. Ve tek başıma gidiyordum. Annemi bu halde götüremezdim. Abime ise bilerek haber vermemiştim. Onu görmek istemiyordum.
Sıkıntıyla derin bir nefes aldım. Maşayı masaya bırakıp aynadan kendime baktım. Saçlarıma aylar sonra özenmiş, lüle lüle yapmıştım. Günler sonra yaptığım biraz ağır bir makyaj ile güzel gözüküyordum. En azından yorgun ve bitik gözükmüyordum.
Sandalyeden kalkıp dolabıma doğru ilerledim. Gözüme kestirdiğim lacivert kot tulumu aldım. Üstü sıfır kol bir yelek, altı ise bol kesim bir pantolondu. Altına da siyah bir topuklu ayakkabı giydiğimde tam da istediğim gibi görünecektim.
Koluma astığım kıyafetleri hızlı bir şekilde giyinip aynanın karşısına geçtiğimde kendime uzun uzun baktım. Zayıflamıştım. Eskiden vücudumu saran takım şimdi bol olmuştu. Uzun zaman sonra vücuduma bakarken kendime acıdığımı hissetmiştim. Zorlukla yutkunurken gözlerimi aynadan çektim.
Makyaj masamın altında ki siyah, parlak ve uzun topukluları çıkardım. Gözlerim duvarda ki saatteyken artık çıkmam gerektiğinin farkında olmamla hızlıca topukluları giydim. Masanın üzerinde ki telefonu aldığımda ekrana düşen mesajla gözlerimi devirdim.
Cihan. Mesaj ondandı. Kendisi babamın şöförünün oğluydu. Babamın şoförü Osman amca, babam öldükten sonra işi bırakmıştı. Babamın şoförü olmasının yanı sıra en yakın arkadaşıydı da. Bu yüzden artık çalışmak istemediğini söylemiş ve yerini oğluna bırakmıştı. Cihan, ailemizin yeni şoförüydü.
Kendisi çok yapışık bir adamdı. Aslında iyi birisiydi, saf bir sevgisi olduğu belliydi. Ama böyle insanlara karşı tahammülüm yoktu. Yaş aldıkça artık kimseye katlanamadığımı fark etmiştim. Bu benim de hoşuma gitmiyordu ama elimde değildi. Özellikle Cihan’a karşı tahammülüm kalmamıştı. Çünkü benden aylardır hoşlanıyordu ve belli etmediğini düşünse de bayağı belli ediyordu.
Biri sizden hoşlandığında kendinizi kötü hissettiğiniz olmuştur. Çünkü o insanı asla sevemeyeceğinizi bilirsiniz. Belki başka birini seviyorsunuzdur, belki de kişilikleriniz uyumlu olmadığı için onunla bir ilişkiye başlamaya olumlu bakmıyorsunuzdur. Bu aslında çok normal olmasına rağmen sizden hoşlanan insan üzüldüğünde kendinizi sorumlu hissederdiniz.
İşte ben tam da bunu yaşıyordum. Cihan’a bir şans vermek imkansızdı. Onu sadece arkadaş olarak sevebilirdim.
Beni aşağıda beklediğine dair bir fotoğraf atmıştı. Hemen ardından gülen bir emoji atmıştı. Gerçekten çocuk gibiydi.
Daha fazla oyalanırsam geç kalacağım için telefonu çantama atıp hızla odadan çıktım. Gözlerim koridorun sonunda ki kapıya döndü. Annem oradaydı. Adımlarımı oraya yönlendirdiğimde bir şarkıyı mırıldandığını duydum. Firuze.
Anneme ismini unutmaması için bu şarkıyı dinletip durmuştum. Hem ismini hem de şarkıyı öyle sevmişti ki dilinden düşürmüyordu. Ama şarkının hep sadece bir kısmını mırıldanıyordu.
Acılı bir bakış yerleşirse eğer,
Kirpiğinin ucundan gözbebeğine.
Her şeyin bedeli var, güzelliğinin de,
Bir gün gelir ödenir, öde, Firuze.
Kapının önüne geldiğimde boğazımı temizleyip kapıyı tıklattım. İçeriden gelmemi söyleyince aralık kapıyı açıp odaya girdim. Annem tahmin ettiğim gibi camının önünde ki koltuğuna oturmuş dışarıyı izliyordu. Beni görünce gözleri parlarken oturduğu yerden kalkıp hızla yanıma gelmişti.
“Kızım,” derken gözleri beni aştan aşağıya süzdü. “Ne kadar güzel olmuşsun. Nereye böyle? Ve bensiz gidiyorsun.” Çocuk gibiydi. Dudaklarını büzerken bana hayal kırıklığıyla bakıyordu.
Gülerken ileri uzanıp yanağını öptüm. “Teşekkür ederim anne. Ama seni götüremem çünkü sen o insanları tanımıyorsun. Rahat hissedemezsin ki.” Kulağına yaklaştım. “Hem emin ol ben de isteyerek gitmiyorum. Ayıp olmasın diye gidiyorum,” diye fısıldadım.
Dediğime güldü. “O zaman tamam. Çok sıkılıyorum öyle ortamlardan.” Geriye çekilip arkasında kalan tableti gösterdi. “Bak ben buradan müzik dinliyorum. Bir de senin önerdiğin filmi izleyeceğim bugün.”
Annemin günü böyle geçiyordu. Genelde sadece müzik dinler, pencereden dışarıyı izlerdi ama bundan sıkıldığını bildiğim için onun seveceği türden filmler bulmuştum. Sıra sıra hepsini izleyeceğine ve bana anlatacağına söz vermişti.
Gülümsedim. “Eve geldiğimde film hakkında konuşuruz,” deyip sırtını sıvazladım. “Ben şimdi gidiyorum hayatım. Dikkat et kendine tamam mı? Bir şey olursa beni ara.”
Başını sallayıp ellerimi tuttu. “Sen de dikkat et kızım,” dedikten sonra geri çekilip tekrar eski yerine geçti. Bana arkasını dönüp pencereden dışarıyı izlemeye devam ettiğinde daha fazla rahatsız etmemek için sessizce odadan çıkıp kapıyı çektim.
Yavaş adımlarım saate baktığımda ve biraz daha böyle yürürsem geç kalacağımı gördüğümde hızlandı. Merdivenlerden hızlı adımlarla indikten sonra ayaklarımda hissettiğim acıya aldırmamaya çalışıyordum. Askılıktan aldığım kabanı üzerime geçirdikten sonra beklemeden dışarıya çıktım.
Bahçeyi neredeyse koşar adımlarla aşarken Cihan’ın arabaya yaslanmış sigara içtiğini gördüm. Gözlerini telefondan kaldırıp bana çevirdiğinde içtiği sigarayı dudağından uzaklaştırıp beni baştan aşağı süzmeyi unutmadı.
Yanına vardığımda nefes nefese kalmıştım. Onun gibi arabaya yaslanıp derin bir nefes aldım. “Hemen yola çıkmazsak geç kalacağız,” dedim zorlukla. İnsanları bekletmekten nefret ediyordum. Tam vaktinde varmazsam mahcup hissediyordum.
Cihan, sigarasını yere atıp söndürdükten sonra başını sallayıp arabanın kapısını açtı. Ön koltuğa oturduktan sonra kapıyı arkamdan kapatıp şoför koltuğuna geçti. Beklemeden arabayı çalıştırdıktan sonra sonunda yola çıkmamızla rahat bir nefes aldım.
“Bugün çok farklı olmuşsun,” dedi göz ucuyla bana bakarken. Anlamadığım için sessiz kalırken kaşlarım çatılmıştı. “Yani, bugün çok fazla özenmişsin. Saçlarını normalde böyle kullanmazdın. Makyajın ise daha hafif olurdu. Böyle fazla ürün kullanmazdın.”
Beni bu kadar incelemesine bir anlık şaşırdım. Gözlerimi kaçırırken başımı sallayıp dediklerini onayladım. “Yıllardır görüşmediğim insanların yanlarına gidiyorum. Değiştiğimi ve güzelleştiğimi söylemeliler değil mi?”
Sırıttı. “Yani makyajsız ve kabarık bir saçla gitsen bile öyle derlerdi,” dedi sessizce. Birkaç saniye sonra ne dediğinin farkına yeni varmış gibi boğazını temizleyip sırıtışını yüzünden sildi.
Dediğini duymamış gibi davranarak başımı cama çevirdim. Gergindim. Sanki içeriden biri kalbimi sıkıyor gibiydi. Ne kadar nefes alırsam alayım yetmiyormuş gibiydi. Üstüne üstlük sıcak basmıştı, terliyordum resmen.
Çocukluğumun geçtiği eve yıllar sonra gitmek garip hissettiriyordu. Buruk bir mutluluk. Tanıdık ama bir o kadar da yabancı hissettiren yer. Ve insanlar.
Aslında oraya bir daha gitmeyeceğime kendi kendime yemin etmiştim. Emindim. O eve bir daha zorunda olmadığım sürece gitmeyecektim. Şimdi zorunda değildim. Davetlerini reddedebilirdim.
Ama içimde garip bir özlem vardı. Babamın cenazesi için geldiklerinde ve tanıdık sarılmayı tekrar hissettiğimde öyle rahatlamıştım ki gitmemek haksız olurmuş gibiydi.
Gariptir ki şimdi yanlarına giderken hiç de rahat değildim. Aksine gergin ve öfkeliydim. Bunun nedeni aklımdan çıkmayan o kişiydi. Beni yıllarca bir kez bile arayıp sormayan, babamın cenazesine gelmeyi bırak bir baş sağlığı bile dilemeyen o adam.
Onu gördüğümde nasıl hissedeceğimi bilmiyordum. O kadar uzun süredir görmüyordum ki görünüşü nasıldı onu bile bilmiyordum. Mesela boyu uzamış mıydı? Gözleri yine parlayarak bakar mıydı? Büyümüştü. Ama nasıl büyüdüğünü bilmiyordum. Görememiştim.
Derin bir nefes aldım. Sanki aldığım nefes yetmiyormuş gibiydi. Açık camdan gelen havayı içime çekerken gözlerimi kapattım. Sakin olmalıydım. Bir sorun çıkmayacaktı.
“İyi misin?” Cihan’ın sesiyle gözlerimi araladım. Başımı ona çevirdiğimde gözleri yoldayken göz ucuyla bana baktığını gördüm.
“İyiyim,” dedim kısaca. Onunla pek samimiyetimiz yoktu. Ona şans veremeyeceğim için umutlanmasını istemediğimden yakın davranmıyordum. Şu içimde ki sıkıntıyı birine anlatmak istesem de bunu yapamazdım.
Başını iki yana salladı. “Gergin gözüküyorsun,” dedi kısa süreliğine yüzüme bakarken. “Gerilmen çok normal değil mi? Neden gizlemeye çalışıyorsun?”
“Çünkü gerginliğimi gördüklerinde üzerime gelmek isteyecekler,” dedim beklemeden. “Bana sorular soracaklar. Yıllar öncesini konuşacaklar ve alttan alttan laf sokacaklar. Bana daha yeni kaybettiğim babamı kötüleyecekler.”
Kaşları çatıldı. Afallamış gözüküyordu. “Madem bu insanlar bu kadar kötü o zaman neden gidiyorsun? Hayır diyebilirdin.”
“Evet ama çok ısrar ettiler,” dedim gözlerimi tekrar dışarıya çevirmişken. “Ve sanırım içten içe buna ihtiyacım var. Ne olursa olsun o eve gitmeye ihtiyacım var.”
Sessiz kaldı. Birkaç saniye sonra sessizce iç çekti. “Bunu sormam belki hadsizce ama seninle gelmemi ister misin?” Başımı çevirip yüzüne baktığımda bana bakmadığını gördüm.
Bana rahat hissettirmeye çalışıyordu. Sanırım orada kim olursa olsun rahat hissedemezdim. Her türlü garip bakışlara, sözlere maruz kalacaktım. Bunu kendime başıma halletmeliydim.
“Gerek yok,” dedim sessizce. Bana baktığı sırada gülümsedim. “Ama teşekkür ederim.” Gözleri gülümsememe döndü, kısaca başını sallarken dudaklarını birbirine bastırıp gözlerini tekrar yola çevirmişti.
Gözlerimi ondan çekip dışarıya çevirdiğimde eve giden yola girdiğimizi anladım. Birkaç dakika içerisinde varmış olacaktık. Ağaçlardan burnuma gelen çiçek kokularıyla derin bir nefes çektim. Bu biraz da olsa sakinleşmemi sağlamıştı.
Cihan, arabayı evin bahçesine doğru kırdığında camı kapatıp geriye yaslandım. Gözlerim ilerideydi. Evin kapısının önünde beklediklerini görebiliyordum. Ve beklediğimden kalabalıktı. İşte şimdi yine gergindim.
Araba durunca derin bir nefes aldım. Şimdi kapıyı açacak ve inecektim. Soğukkanlı olacak ve samimiyetsiz gülümsememi yüzümden eksik etmeyecektim. Kapı koluna doğru uzanıp dışarı çıkacağım sırada Cihan’ın kolumu kavramasıyla duraksadım.
Başımı ona çevirdiğimde endişeli olduğunu gördüm. “Bir şey olursa beni ara. Dediğin gibi saat on bir de almaya geleceğim.”
Başımı salladım. “Teşekkürler,” dedim sessizce. Kolumu bıraktığında kapıyı açtım ve arabadan indim. Kapıyı arkamdan kapatacakken duraksadım. Hafifçe eğilip yüzüne bakarken onun gözlerini üzerimden çekmediğini gördüm. “Dikkatli ol.”
Cevap vermesini beklemeden kapıyı kapattığımda aniden birinin omuzuma dokunmasıyla irkildim. Arkamı döndüğümde gördüğüm yüzle anlık afalladım. Volkan. Uzun zamandır görmediğim çocukluk arkadaşım.
Gülümsüyordu. “Evine hoş geldin Efsun,” dedi sessizce. Gülümsemesi buruktu. Birbirimizi yıllar sonra görmenin heyecanıyla gözlerim yüzünün her bir santimini inceliyordu.
Bunu beklemiyordum. Onu burada görmeyi beklemiyordum. Zorlukla yutkundum. “Volkan,” dedim fısıltıyla. Beklemeden ileri uzanıp kollarımı boynuna doladım. Özlemiştim. Yıllarca sadece sesini duymuştum ve şimdi tam karşımdaydı.
Elleri sırtımda gezinirken güldüğünü duydum. “Baya özlenmişim,” dedi şaşkınlıkla. Geri çekildiğimde sırıttığını gördüm. Hiç değişmemişti. Gülümsemesi, ela gözleri, kıvırcık saçları yıllar sonra yine tam karşımdaydı.
İnkar edemezdim. “Tabii ki özledim aptal,” dedim sitemle. “Yıllardır görmüyorum seni. Bugün burada olacağını bilmiyordum. Çok sevindim.”
Tam dudaklarını aralayacaktı ki tam arkasından gelen biri onu kenara itmişti. Volkan’ın annesi Derya ablayı görmemle gülümsedim. Konuşmama izin vermeden kollarını vücuduma dolamasıyla geriye sendelesem de sarılmasına karşılık verdim.
“Hoş geldin kızım,” dedi şefkatle saçlarımı okşarken. Geri çekildiğinde benden uzaklaşıp gülümsedi. “Geldiğin için teşekkür ederim. Beni kırmadın.”
Bu doğruydu. Sırf Derya abla için gelmiş olabilirdim. Babamı kaybettiğimde bize çok destek olmuştu. Neredeyse her akşam üşenmeden yemek gönderir, annemi ziyarete gelirdi. Benim için değerliydi.
“Asıl ben teşekkür ederim,” dedim içtenlikle. “Bize çok destek oldun. Gelmemek olmazdı.” Dudaklarını birbirine bastırıp geri çekildiğinde gözlerim arkasında kalan diğerlerine döndü.
Banu abla ve Haluk abi. Çekingen bir ifadeyle bana bakıyorlardı. Yanıma hoş geldin demeye bile gelmemişlerdi. Kaşlarımın çatılmasını zorlukla engelleyip yanlarına ilerledim. “Bana hoş geldin yok mu?”
Banu abla bunu bekliyormuş gibi gülümseyip ileri uzandı. Diğerleri gibi sıkı ya da uzun sarılmamıştı ama sarılışını özlemiştim. “Hoş geldin güzel kızım,” dedi kısık bir sesle.
Bakışlarım yanında ki Haluk amcaya döndüğünde çenemi yukarıya doğru kaldırdım. Elimi ileriye uzatıp ona özel samimiyetsiz bir gülümseme sundum. “Merhaba.”
Bu soğukluğuma şaşırmış gibiydi. Yine de elimi daha fazla havada bekletmeden sıktı. Çekingen ifadesi yavaş yavaş kayboldu. “Hoş geldin Efsun,” dedi ciddiyetle.
Kısaca başımı sallamakla yetindim. Onunla daha fazla konuşmak istemiyordum. Aslında onunla aynı ortamda olmak bile istemiyordum ama burası onun eviydi ve buna mecburdum.
Geriye doğru adımlayıp gözlerimi etrafta gezdirdim. Gözlerim onu aradı. Ama bahçede başka kimse yoktu. Gelmemişti. Yıllar sonra ilk kez görüşebilme fırsatımız olacaktı ama o yine kaçmıştı. Şaşırmamıştım.
“Hadi içeriye girelim,” dedi Volkan arkamdan gelip kolunu omuzuma attığı sırada. Dokunuşuyla irkilip kendime geldiğimde başımı salladım ve beraber eve doğru adımladık. Kapıya yaklaştığımız da içeriden gelen yüksek sesle kaşlarım çatıldı. Sanki bir şey yere düşmüş gibi bir sesti.
Kapıya uzanacağım sırada kapı aniden açıldı ve önce burnuma tanıdık bir koku geldi. Sonra ise yıllar sonra duyduğum büyümüş, değişmiş sesi. “Aptal fare,” dedi öfkeyle. Hemen yanımızdan geçip giden fareyi fark etmemiştim bile.
Ne yapacağımı bilemez halde yüzüne öylece bakarken sonunda gözleri bana döndü. Afalladı. Kaşları çatıldı, düzeldi, sonra tekrar çatıldı. Beni tanıyamamış mıydı? Çok normaldi çünkü ben de onu tanıyamamıştım. Değişmişti. Küçükken ondan uzundum ama şimdi o beni geçmişti. Ayağımda ki topuklulara rağmen yüzüne başımı kaldırarak bakıyordum.
“Efsun?” dedi gözlerini kısmış yüzümü incelerken. Kahverengi gözleri eskisi gibi büyük ve parlak değildi. Aksine keskin ve sert bakıyorlardı. Küçükken burnu küçük olsa da şimdi biraz kemerli gözüküyordu. Yine de yüzüne göre yaratılmış gibiydi. Dudakları dolgun ve canlı gözüküyordu. Dudağının kenarının hemen üstünde ki ben yerli yerindeydi.
Zorlukla yutkundum. Onu incelemeyi kesip kısaca başımı salladım. “Selam,” dedim sessizce. Ne diyebilirdim? Bilmiyordum. Hiçbir şey söylemekte istemiyordum. İçimde buruk bir heyecan vardı. Büyümüştü. Ama ben büyüdüğünü görememiştim.
Bir şey demesine izin vermeden yanından sıyrılıp eve girdim. Yerini ezbere bildiğim salona ilerlerken bir yandan da derin nefesler alıyordum. Sakinleşmem gerekiyordu. Terlediğimi hissettiğimde üzerimde ki kabanı hızla çıkardım. Salona girmeden önce ki uzun koridorda bulunan askılığa astıktan sonra salona girdim ve diğerlerini beklemeye başladım.
Böyle hissetmemeliydim. Onu yıllar sonra gördüğüm için mutlu olmalıydım ama içimde mutluluğun birazı bile yoktu. Gerilmiştim, sinirlenmiştim ve telaşlanmıştım. Bu yüzden olduğum yerde bir ileri bir geri gidiyor halının desenlerini inceliyordum.
Saniyeler sonra diğerleri geldiğinde salona son giren kişi oydu. Dalgın gözüküyordu. Banu abla bize masada ki yerlerimizi gösterirken onun bakışları yerdeydi. Umarım içinden geçen duygulardan biri pişmanlıktır diye geçirdim içimden.
“Sen buraya geçebilirsin kızım,” dedi Banu abla eliyle camın önünde ki sandalyeyi gösterirken. İkiletmeden yerime geçerken tek boş yerin tam karşımda ki sandalye olduğunu fark ettim. Ve tek oturmayan kişi oydu.
O da bunu fark etmiş olmalı ki duraksadı ama annesini ikiletmeden tam karşıma geçti. Gözlerim masanın üzerinde ki yemeklerde geziniyordu. Ona bakmak bile kötü hissettiriyordu.
“Evet, herkes oturduğuna göre yemekleri servis edebiliriz,” dedi Derya abla ayakta bize bakarken. Elini uzatıp tabakları vermemizi söyleyince Volkan bütün tabakları toplayıp annesine yardım etmişti. Küçükken olduğu gibi kibardı. Değişmemişti.
Herkes yemeklerini aldığında Haluk abi boğazını temizleyerek dikkatleri üzerine çekti. Gözleri sadece benim üzerimdeydi. Oturduğum yerde dikleşirken neler söyleyeceğini merakla bekliyordum. Aslında babamın konusunu nasıl açacağını merak ediyordum.
“Öncelikle yıllar sonra bu masaya beraber oturduğumuz için çok mutluyum. Eksiklerimiz olsa da Efsun’un burada olması bizim için çok şey ifade ediyor.” Gülümsedi. Gülümsemesinde bir art niyet aradım ama bulamadım. Sanki gerçekten de özlemiş gibiydi. “Bu yemek masasına en son oturduğunda küçüktün. Üzerinde çilekli kırmızı bir elbise, saçlarında çilekli tokalar. Çok küçüktün.” Gülümsemesi yüzünden silindi.
Gözlerim anlık ona döndü. Göz göze geldiğimizde bunu yaptığıma anında pişman olmuştum. Çok şanssız bir insandım. Gözlerimi kaçırıp tekrar babasına döndüm.
“Baban için çok üzgünüz Efsun,” dedi Haluk abi sessizce. Sesinde hüzün vardı. “Ve annen içinde. Bunca şey yaşanmışken güçlü olmak çok zor olmalı.” Başını eğip yüzüme baktı.
Başımı salladım. “Öyle. Ama beni tanıyorsunuz. Ben babamın kızıyım,” dedim gülümserken. “Her zorluğun altından kalkarım. Ailem için güçlü olmam gerekiyor ve oluyorum.” Yalandı. Güçlü falan değildim.
Yanımda oturan Volkan elini sırtıma atıp hafifçe okşadı. Yüzüne baktığımda gülümsediğini gördüm. Gözlerinde benimle gurur duyan ifadesini gördüm. Gülümsemesine karşılık verdim.
“Unutma,” dedi Haluk abi dikkati tekrar üzerine çekerken. Gözlerimi ona çevirdiğimde kendinden emin bir duruşla bana baktığını gördüm. Gözlerinde geçmişte ki o adamı gördüm. “Ne yaşanmış olursa olsun buraya döndün. Seni tekrar kazanmak, ikinci ailen olmak için çabalamaya çalışacağız.”
Gülümsedim. Buruk bir gülümsemeydi. Bu sözlerin hiçbiri samimi değildi. Bizim kopmuş bağımız tekrar birleşemezdi. Yaşanmış şeyler unutulmazdı. “Sağolun ama eskisi gibi bir bağımızın olacağını sanmıyorum,” dedim beklemeden. “Bugün buraya gelmemin sebebi babam. Ne yaşanmış olursa olsun sizi sevmem gerektiğini söyleyen oydu. Onu kıramazdım.”
Masada bir sessizlik oldu. Haluk abi sadece gözlerini kaçırıp tabakta ki yemeğine bakmıştı. Ama gözlerinden geçen duyguyu görmemek imkansızdı. Zoruna gitmişti.
Gözlerimi diğerlerinde gezdirdim ama hiçbiri bana bakmıyordu. Dediklerim hepsinin keyfini kaçırmış gibiydi. Boğazımı temizledim. “Yemeklerimiz soğuyacak. Afiyet olsun.”
Kaşığı elime alıp çorbaya daldırdığımda diğerleri de bana ayak uydurmuştu. Yemekler sanki biraz önce hiçbir şey olmamış gibi yenmeye başlamıştı. Tıpkı yıllar önce birdenbire uzağa gittiğimizde hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam eden insanlar gibi. Umursamazca.
Yemeği yerken gözlerimi tabaktan ayırmak istemesem de masada dönen sohbete dikkat kesilmiştim. Derya abla oğlunun nasıl yıllarca ondan uzak kaldığını anlatıyordu. Volkan ise abarttığını söyleyip annesini susturmaya çalışıyordu.
“Bir akşam aniden telefonum çaldı. Bir baktım Volkan. Endişelendim çünkü iş yoğunluğundan arayamazdı. Bir açtım ağlıyor,” dedikten sonra yüksek sesle güldü. Masada ki herkes Volkan’a inanamaz gibi bakıyordu. “Çamaşırları yıkamaktan bıktığı için uçağa atlayıp gelmemi istiyor. Çok yorulmuş, yokluğumu hissetmiş.”
Gülümsedim. Gözlerim Volkan’a döndü. Utanmış bir ifadeyle masaya baktığını görünce omuzumla omuzuna dokundum. “Ben seni anlıyorum. Birkaç aylığına yurt dışına çıkmıştım. Çok yalnız hissediyorsun.”
Volkan, dudaklarını aralayıp bir şeyler söyleyecekti ki annesi onu kendisine çekip saçlarını öptü. “Dalga geçmeyin çocuğumla,” dedi korur gibi omuzuna yaslamışken.
Masada kısa bir sessizlik oldu. Sonra Volkan, hemen annesinin omuzundan kalktı. “Anne şu an beni daha da bebek gibi gösterdin ya,” dedi sitemle. Gözleri ona döndü. “Hayır diğerlerini sorun etmiyorum da bu fırsatçıdır. Bunu asla unutmayacak şimdi.”
Gözlerim ona döndü. Sırıtarak Volkan’a baktığını gördüm. “Tabii ki unutmayacağım oğlum,” dedi keyifle. “Listeme bunu da ekleyeceğim. Hatta dur ekleyeyim.” Cebinden telefonunu çıkarıp bir şeyler yazmaya başlamasıyla herkesin ağzı açıldı.
“Bir dakika,” dedi Volkan inanamayarak. “Senin telefonunda benimle ilgili bir liste mi var?” Başını iki yana salladı. “Oğuz, şaka olduğunu söylemezsen eğer yemekten sonra seni döverim.”
Oğuz, telefonunu kapatıp cebine koyarken başını salladı. “Şaka değil. Rezilliklerinin olduğu bir liste var. Hatta en kötüsünü en başa koydum. Sıraladım bile oğlum.”
Dudaklarımı birbirine bastırıp gülmemi engellemeye çalıştım. Eskisi gibilerdi. Onları tekrar böyle görmek buruk bir mutluluk hissettirmişti. Ne kadar zaman geçerse geçsin değişmemişlerdi.
“Ulan sen pilotluk eğitimi için yurtdışına çıktığında her gün anneni ararmışsın,” dedi Volkan öfkeyle. “Anne sizi çok özledim, anne burada insanlar çok kaba, anne alışamadım hâlâ.”
Kaşlarım çatıldı. “Pilotluk eğitimini sonunda alabildin demek,” dedim sessizce. Konuştuğuma anında pişman oldum çünkü herkesin bakışları birden bana dönmüş, masa sessizleşmişti. Ama içimde tutamamıştım.
Oğuz, Volkan’a bakmayı kesip bana döndü. Konuştuğum için bir anlık afallasa da sonra hafifçe başını salladı. “Üç sene önce aldım,” dedi benim gibi sessizce.
Başımı salladım. “Sevindim. Çocukluk hayalindi,” dedim gözlerimi kaçırırken. Evet, çocukluğumuzu, konuştuklarımızı yıllar geçmesine rağmen çok net hatırlıyordum.
Hafifçe güldü. “Unutmamışsın,” derken sesinde şaşkınlık vardı. Gözlerine baktım. “Beraber kağıttan uçak yaptığımızı da hatırlıyor musun? Hangimiz daha uzağa uçuracağız diye yarışırdık.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Gerilmiştim. Geçmiş güzeldi ama şu an burada konuşmak gericiydi. “Hatırlıyorum,” dedim başımı sallarken. “Ve sen hep kazanırdın.”
Başını salladı. Gözlerini kaçırdıktan sonra masadan destek alarak kalktı. “Hepinize afiyet olsun,” dedikten sonra beklemeden salondan çıktı. Tabağında kalan yemeğine bakılırsa bu sohbet yüzünden gitmişti. Zaten ikimizden biri hep kaçardı.
Kısa süre sonra masada başka bir konu açılmıştı. Hiçbirine başımı kaldırıp bakmamıştım ama kulağım onlardaydı. Haluk abi işlerinin iyi gittiğinden bahsediyordu. Derya abla oğluyla ne kadar gurur duyduğunu anlatıyordu. Volkan yurtdışındayken tanıştığı arkadaşlarından bahsediyordu. Herkes mutlu gibiydi.
Yemeğim bittiğinde çatalı masaya bırakıp doğruldum. “Ellerinize sağlık. Çok lezzetliydi,” dedim gülümserken. Masanın etrafında dolanarak salondan çıktığımda adımlarımı lavaboya yönlendirdim.
Bir yandan da gözlerimi etrafta gezdiriyordum. Her şey değişmişti. Ev çocukken daha renkli ve iç açıcıydı ama şimdi içimi karartmıştı. Duvarlarda ki renkli tablolar yerine soluk basit tablolar asılmıştı. Sanki bu ev de yıpranmıştı.
Merdivenlerden yukarıya çıkarken arkamdan gelen adım sesleriyle yavaşladım ve arkama baktım. Volkan hızlı adımlarla arkamdan geliyordu. Duraksadığımda yetişmişti bile. Gözlerini yüzümde gezdirdi. “İyisin değil mi?” Sesinde endişe vardı.
Başımı salladım ama kaşlarım çatılmıştı. “Neden sordun?” dedim anlamayarak. Belli etmediğimi düşünmüştüm. Sanırım dışarıdan sandığımdan daha kötü gözüküyordum.
Dudaklarını birbirine bastırdı. “Dalgın gibiydin,” dedi. “Ama iyiymişsin. Lavabodan sonra bahçeye gel bekliyoruz seni,” dedikten sonra gülümseyip arkasını döndü merdivenleri indi. Bekliyoruz?
Bunu daha sonra düşünmek için erteledim. Merdivenleri sonunda çıktığımda koridorun sonunda kalan lavaboya ilerledim. Kapıyı açıp içeriye girdikten sonra derin bir nefes alıp aynanın karşısına geçtim.
Aşağıda öyle bunalmıştım ki biraz yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. İyi görünüyordum ama öyle hissetmiyordum. Sanki her an kalbim yerinden çıkacakmış, bayılacakmışım gibiydi. Bunların olacağını bile bile buraya dönmek de benim seçimimdi tabii. Sonuçlarına katlanacaktım.
Elimi soğuk suyla ıslatıp boynuma doğru bastırdım. Tenim sanki ateşim varmış gibi adeta yanıyordu. Soğuk su iyi gelmişti.
İşimi bitirdikten sonra daha fazla oyalanmadan aşağıya indim. Salondan gelen sohbet seslerini duyabiliyordum. Volkan’ı dinleyip salonu es geçip dışarıya çıktım. Kapıyı arkamdan kapatırken gözlerim ilerideydi.
Tahmin ettiğim gibi Volkan ve Oğuz balkondaydı. Küçük, yuvarlak masanın etrafına oturmuş sohbet ediyorlardı. Adım seslerimi duyduklarında susup bana baktılar. “Hoş geldin,” dedi Volkan yanında ki sandalyeyi gösterirken.
“Hoş buldum,” dedim sessizce. Sandalyeye oturup sırtımı arkaya yasladım. Esen rüzgar, temiz hava huzurlu hissettirmişti. Tabii yanımda oturan kişiyi görmezden gelebilirsem.
“Anlat bakalım,” dedi Volkan masaya doğru eğilip. “Nasıl gidiyor?” Gözlerimin içine bakıyordu. Onunla sohbet edip bir şeyleri anlatmamı bekliyordu ama bunu o buradayken yapmak istemiyordum. Bunları bilmesine hakkı yoktu.
Yine de Volkan’ı kıramazdım. Onu görmezden gelebilirdim. Derin bir nefes alarak dudaklarımı araladım. “İyi gidiyor sanırım. Babamın bıraktığı işlere odaklanıyorum. Yoğunum bu aralar.”
Gülümsedi. “Baban hep işi sana devretmeyi düşünürdü. Senin zekana ve azmine hayrandı.” Gözlerini kaçırıp masanın üzerinde ki küllüğe çevirdi. “Abin de yardımcı oluyordur. Beraber hallediyorsunuzdur.”
İçimden acı acı güldüm. Dışarıya yansıtmamaya çalıştım ama dudaklarım anlık kıvrılmıştı. Dudaklarımı birbirine bastırıp ifademi hemen düzelttikten sonra başımı salladım. “Tabii,” dedim hızla. “Çok yardımcı oluyor. Babamın ölümünden sonra birbirimize daha fazla bağlandık.” Aslında tam tersiydi.
Masada kısa bir sessizlik oldu. İkisinin de gözleri masanın üzerindeydi. Sanki ne diyeceklerini bilemiyorlardı. Oğuz, başını kaldırıp yüzüme baktı. Bir şey söyleyecek gibi oldu, dudakları aralandı ama sonra tekrar başını eğip susmayı tercih etti. Kaçıyordu.
“Bir şey mi söyleyecektin?” dedim yüzünden gözlerimi ayırmadan. Madem kaçıyordu o zaman kovalamaktan çekinmezdim.
Başını kaldırdı. Gözlerime baktı. “Baban için üzgün olduğumu söyleyecektim.” Dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Her şey yoluna girecek.” Samimiyetsizdi. İçimde biriken öfkenin açığa çıktığını hissediyordum.
Gülümsedim. “Neden söylemedin? Sadece bir mesajla için rahatlamış mıydı? Rahatlamış ki yıllar sonra yüz yüze olmamıza rağmen ağzını açıp hiçbir şey söyleyemiyorsun.” Masaya doğru eğildim. Gözlerinin içine bakıyordum. “Çünkü düşüncesizin tekisin Oğuz,” dedim sertçe.
Söylediklerim üzerinde hiçbir etki bırakmamış gibiydi. Sadece baktı, baktı ve baktı. Sonra hiçbir şey söylememişim gibi uzaklaşıp geriye doğru yaslandı. Cebinden sigarasını çıkardı, çakmağıyla ateşledi ve gözleri masanın üzerindeyken yavaşça içine çekti.
“Umursamaz davranıyoruz demek,” dedim ben de onun gibi arkama yaslanırken. Bacak bacak üstüne attıktan sonra masada ki sigara paketini alıp bir sigara yaktım. Uzun zamandır içmiyordum ama şu an sakinleşmem gerekiyordu.
Sigaradan bir nefes çekerken gözleri üzerimdeydi. Gözlerini saçlarımda, gözlerimde, dudaklarımda gezdirdi. En uzun süre gözlerime baktı. Gözlerini kaçırırken yutkundu.
Volkan, derin bir nefes alıp masaya doğru eğildi. Gözlerini ikimizde gezdirdi. “Yıllar sonra beraberiz ve tartışacak mısınız gerçekten? Konu her neyse halledilebilir.”
Başımı iki yana salladım. Gözlerimi Oğuz’un üzerinden çekmiyordum. Nasıl bakıyordum bilmiyordum ama son derece gergindim. “Biri çocukluğu bir kenara bırakırsa halledilebilir tabii,” dedim alayla.
Kaşları çatıldı. Sinirleniyordu. İstediğim de buydu. Sanki duygusuzun tekiymiş gibi davranmasındansa sinirlenmesi daha iyiydi. “Buna çocukluk diyorsan eğer halledilmemesi ikimiz için de daha iyi olur.”
“Oğuz,” dedi Volkan uyarır gibi arkadaşına bakarken. “Fazla üstüne gitmiyor musun? Karşında kimin oturduğunun farkındasın değil mi? Çocukluk arkadaşın.” Gözlerini kaçırdı. “Arkadaş demek haksızlık olur gerçi.”
Kaşlarım çatıldı. Gerginlikle oturduğum yerde dikleşirken ayağımla Volkan’ın bacağına vurmayı ihmal etmedim. Şimdi bu konuyu açmanın hiç sırası değildi. İnleyip bana döndüğünde sanki hiçbir şey söylememiş gibi saf saf bakmasına göz devirdim.
Gözlerimi Oğuz’a çevirdiğimde bakışlarının Volkan’ın üzerinde olduğunu gördüm. Benim gibi kaşları çatılmıştı. Ama o daha çok her an dövecekmiş gibi bakıyordu. Bana bakmamasına rağmen ben bile gerilmiştim. Gözlerim ikisi arasında dönerken arkama yaslanıp olduğum yere sindim.
Volkan, boğazını temizleyip arkasına yaslandı. “Neyse,” dedi gergin bir ifadeyle. “Anlatın bakalım. Hayatınızda neler oldu?”
Babam öldü. Annem hastalandı. Abim değişti ve bizi terk etti.
“Biliyorsunuz zaten,” dedim sessizce. Gözlerim masanın üzerindeydi. “Günlerim babamın katilini aramakla geçiyor. Bir yandan da şirketle uğraşıyorum.”
“Polisler hâlâ bulamadı demek,” dedi Volkan. “Parmak izi, katilin kaçırdığı bir detay yok mu? En ufak bir kanıt?”
Başımı iki yana salladım. “Profesyonel gibi gözüküyor. Çevre günlerce arandı ama hiçbir şey bulunamadı.” Derin bir nefes aldım. “Polisler davayı kapatmamız için baskı yapsa da inkar ediyoruz. Katili onlar bulamazsa ben bulacağım.”
Volkan masaya doğru eğildi. Başımı kaldırıp gözlerine baktım. “Şüphelendiğin biri var mı?” dedi meraklı gözlerle yüzüme bakarken.
Gözlerimi kaçırdım. “Sanırım,” dedim. Bir an Oğuz’a baktım. Dikkatle beni dinlediğini gördüm. “Ama önce kanıtlamam gerekiyor,” derken gözlerinin içine bakıyordum.
“O zaman sana yardım edeceğiz,” dedi Volkan kararlılıkla. Tekrar ona döndüğümde gülümsediğini gördüm. İleri uzanıp masada ki elimi tuttu. “Aynı acıyı tattık. İçiniz rahatlayacak, babanın katili ortaya çıkacak.”
Gülümsedim. Elimi tutan elini hafifçe sıktım. “Teşekkür ederim,” dedim içtenlikle. Birkaç saniye sonra elimin üzerinde bir el daha hissettim. İrkilsem de elimi geri çekmedim. Başımı kaldırıp baktığımda Oğuz’un gözlerime baktığını gördüm.
“Yanındayız,” dedi gözlerimin içine bakarken. Sevinmem gerekiyordu ama ben öyle fazla kin güderdim ki içimden tek bir iyi düşünce geçmiyordu. Bu yüzden yüzümde ki gülümseme yavaşça solarken elimi çekip arkama yaslandım.
Bu tepkimle masada ki ellerini çekmişler, benim gibi arkalarına yaslanmışlardı. Hiçbirimiz konuşmazken benim zihnim sanki bana acı çektirmek istiyormuş gibi bir anımızı gözlerimin önüne serdi. On iki yıl önce burada oturup birbirimizin resmini çizmeye çalıştığımız o anı hatırlıyordum.
Volkan, aramızda yeteneği olan tek kişiydi. Öyle güzel resim çizerdi ki Oğuz’la pozdan poza girer resmimizi çizdirirdik. O gün hepimiz resim çizecektik, inat etmiştik bir kere. Volkan Oğuz’u, Oğuz beni, ben ise Volkan’ı çizecektim.
Resmi ilk bitiren Volkan olmuştu. Oğuz’u öyle iyi çizmişti ki sormadan elinden resmi kapıp sonra veririm bahanesiyle kendime almıştım. İkinci sırada ise ben vardım. Oğuz, çizdiğim resmi görünce saçlarımı karıştırıp benimle dalga geçmiş ama gün boyu bakmadan da duramamıştı.
Oğuz’un çizdiği resim ise hepimizi şaşırtmıştı. Öyle güzel ve ayrıntılı çizmişti ki yüzümde fark etmediğim benleri bile çizdiğini görmüştüm. Güzel olmadığını söyleyip duran çillerimi sayısına kadar çizmişti. Çocukluk heyecanıyla utanmış resimi gülerek göğsüme bastırmıştım. Saklayacağımı söylesem de bana asla izin vermemiş ve resmi elimden çekip almıştı. O resim şimdi neredeydi bilmiyordum.
Özlemiştim. Eski bizi özlemiştim. Bir sabah buradan aniden çekip gitmeden önce ki dostluğumuzu özlüyordum. Ve içimden bir ses asla eskisi gibi olamayacağımızı söyleyip duruyordu. Çünkü unutamayacağım hayal kırıklıkları yaşamıştım.
İçime oturan sıkıntıyla derin bir nefes aldım ama aldığım nefes yetmedi. Dizlerimin titrediğini hissediyordum. Durdurabilirmişim gibi elimi dizime attığımda Oğuz gözlerini bana çevirdi. Ne yaptığımı anladığında yüzü yumuşadı. Gözlerinde endişeyi gördüm.
Boğazımı temizleyip birden oturduğum yerden kalktım. “Ben üşüdüm,” dedikten sonra beklemeden onlara arkamı dönüp kapıya ilerledim. Kapıyı açacaktım ki duyduğum sesle duraksadım. Arkamı döndüğümde bahçeye bir arabanın girdiğini gördüm.
Arabanın sahibini tanıyordum. Maalesef tanıyordum. Neden bu kadar şanssızdım anlamıyordum. Aylardır görüşmediğim abim gelmişti. Ve benim bundan hiç haberim yoktu. Öfkeyle yumruklarımı sıktım.
Masaya doğru ilerlerken gözlerimi arabanın üzerinden ayırmıyordum. “Abimin geleceğini neden söylemediniz?” Arabaya bakmayı kesip yüzlerine baktım. “Neden şimdi haberim oluyor?”
“Sorun etmezsin diye düşündük. Sürpriz yapmak istemiştik,” dedi Volkan. Oturduğu yerden kalkıp karşıma geçtiğinde bana beni anlamıyormuş gibi bakıyordu. “Abinle aranın iyi olduğunu söylemiştin.”
Başımı iki yana salladım. “Yalan söyledim,” dedim fısıltıyla. “Berbat.” Ondan birkaç adım uzaklaşıp derin bir nefes aldım. Sakin olmalıydım. Onu görmek istemiyordum ama ortama ayak uydurmalıydım.
Abim kısa bir süre sonra arabayı park ettikten sonra kapıyı açtı. Arabadan inip doğrudan bize baktığında yüzü gülüyordu ama gözlerini bana çevirdiğinde afallamış halde duraksadı. Gözlerini kaçırdıktan sonra arka koltuktan birkaç poşet çıkarıp bize doğru yürümeye başladı.
“Efsun,” dedi Volkan fısıltıyla bana doğru eğilmişken. “İstersen içeriye geç. Konuşmak istemiyorsan eğer onu oyalarız.”
Başımı iki yana salladım. “Nereye kadar kaçacağız? Sorun yok,” deyip ileriye adımladım. Abim merdivenleri çıkarak evin verandasına girdiğinde tam karşısındaydım. Yüzüne bakarken o gözlerini kaçırıyordu.
Birkaç saniye sonrasında samimiyetsiz olduğu açıkça belli olan bir gülümsemeyle ileriyle atılıp hafifçe sarıldı. “Burada olduğunu bilmiyordum canım,” dedi sahte bir şaşkınlıkla.
Sarılmasına karşılık vermedim. Geri çekildiğinde ne kadar istemesem de ayak uydurup gülümsedim. “Sürpriz yaptık,” dedim sahte bir sevinçle.
Sevincime ayak uydurup hafifçe güldükten sonra diğerlerine doğru yöneldi. Gülümsemem yüzümden silinirken arkasından baktım. Evine uğrayıp ne halde olduğumuza bakmazken burada neşe saçıyordu. Şu an her şey yolunda gibiydi ama konu biz olunca yoğundu, berbat hissediyordu.
“Hoş geldin abi,” dedi Volkan abime sarılırken. Sırtını sıvazladıktan sonra geri çekildiğinde abim Oğuz’a doğru yönelecekti ki duraksadı. Aralarında garip bir bakışma geçti. En sonunda sarılmayıp sadece baş selamı verdiklerinde kaşlarım çatıldı. Samimi olduklarını sanıyordum.
Volkan da bu duruma anlam verememiş olmalı ki kaşları çatılırken ikisinde gözlerini gezdirdi. Bir şey diyecekti ki abim onu susturmak ister gibi elini omuzuna koyup “İçerideler mi,” diye sorunca sadece başını sallamak zorunda kalmıştı.
Abim beklemeden içeriye geçip kapıya çektiğinde yanlarına yürüdüm. Gözlerim Oğuz’un üzerindeydi çünkü abim geldiğinde gerildiğini şimdi fark edebiliyordum. “Siz kavgalı mısınız?” küçükken de kavga ettiklerini hatırlıyordum. Abim beni kıskanır Oğuz’a sataşırdı ama Oğuz bunu şakaya vuramaz ciddiye alırdı. Ve ikisi de öfkeli olunca onları ayırmak çok zor olurdu.
Oğuz, kaşlarını çattı ve sanki sorduğum soruya anlam verememiş gibi baktı. “Biz? Kaç yaşına gelmişiz ne kavgası,” dedi ama soruma öfkelendiğini görebiliyordum. Sanki gizlemek istedikleri şeyi açığa çıkarmışım gibiydi.
Dudağımın kenarı kıvrılırken alayla baktım. “Yalan söylemeyi hiç beceremiyorsun.” Başımı iki yana sallayıp geriye adımladım. “Neyse umurumda değil. İçeriye geçelim mi artık?”
Volkan, “Geçelim,” deyip kapıya yönelmişti. Kapıyı açıp içeriye doğru adımlayacakken duraksadım. Arkamı dönüp baktığımda Oğuz’un sırtını bize dönmüş bir sigara yakmış olduğunu gördüm. Gözleri bahçedeydi.
“Biraz yalnız kalsın,” dedi Volkan fısıltıyla. Başımı ona çevirdiğimde sıkıntıyla Oğuz’a baktığını gördüm. Neler dönüyordu bilmiyordum ama bir şeyler olduğu kesindi.
İtiraz etmeyip içeriye adımladım ve kapı ardımdan kapandı.
…
İçeriye geçeli bir saat olmuştu. Oturduğum tekli koltukta kahvemi yudumlarken sessizdim. Gözler üzerimdeydi, konuşmamı, sohbetlerine katılmamı bekliyorlardı ama bunu yapmıyordum. Rahat hissetmiyordum.
Gözlerimle halının desenlerini incelemekle meşgulken duyduğum öksürük sesiyle başımı kaldırdım. Haluk abinin ciddiyetle bana baktığını gördüm. “Ee Efsun,” dedi iç çekerken. “Hiçbir şey anlatmıyorsun. Nasıl gidiyor?”
Oturduğum yerde dikleştim. Elimde ki fincanı sehpanın üzerine koydum. “İyi gidiyor,” dedim gülümsemeye çalışarak. “Her şey yolunda.” Yalan söylemeyi ne kadar da çok tercih ediyordum.
Abimin gözlerini üzerimde hissettim. Göz göze geldiğimizde kaşlarının hafifçe çatık olduğunu gördüm. Yalan söylediğimi biliyordu. Yalan söylediğimi bilen tek kişi o değildi. Volkan da biliyordu.
Ve Oğuz da onlara dahildi. Ama burada değildi. Hâlâ balkondaydı, içeriye gelmemişti. Hava gittikçe soğurken orada üşümeden nasıl durduğunu merak ettim. Üzerinde sadece ince bir gömlek olduğunu hatırlıyordum.
“Peki annen?” dedi Banu abla kısık bir sesle. Gözlerime çekingen bir ifadeyle bakıyordu. “O nasıl oldu? Bir şeyleri hatırlayabildi mi?”
Gözlerimi kaçırdım. Boğazıma bir yumru oturdu. Cevabı canımı öyle yakıyordu ki bunu sesli dile getirmek zordu. Zorlukla yutkunduktan sonra başımı aşağı yukarı salladım. “Evet,” dedim. Yalan sayılmazdı. Babamı hatırlayamasa da birkaç eski anılarımızı hatırlıyordu. Tabii o anılar gözünde canlanırken içinde babam yoktu.
Annem babamı hatırlayana kadar içimde ki sıkıntı geçmeyecekti.
Banu abla sevinçle gülümsedi. “Çok sevindim,” dedi içtenlikle. “Zuhal zaten hep güçlü bir kadındı. Eminim en kısa sürede her şeyi hatırlayacak.” Annemi ne kadar sevdiğini gözlerinden okuyabiliyordum.
Annem buradan taşındıktan sonra neredeyse her gün Banu abla ile telefonla konuşuyordu. Bir keresinde onu ağlarken görmüştüm. Ne kadar yalnız olduğunu, onu özlediğini söylüyordu. Ben ise kapının eşiğinden onu gizlice dinliyordum.
Annemin yanına gidip onun nasıl olduğunu sormak istesem de bunu yapamazdım. Babamın katı kurallarını biliyordum.
Gözlerimi Haluk abiye çevirdim. Ona sorular soracaktım. Babamın ölümü hakkında bildiği şeyler vardı. Buna nedense emindim. Derin bir nefes aldım. “Babam ile en son ne zaman görüşmüştünüz?”
Soruma şaşırdığını görebiliyordum. Birkaç saniye ne diyeceğini bilemeyip boş boş baksa da sonra elinde ki fincanı bırakıp doğruldu. “Ölümünden bir hafta önce,” dedi net bir sesle. Ciddileşmişti.
Kaşlarım çatıldı. “Siz her hafta görüşürdünüz. Neden o gün görüşmediniz?” dedim şüpheyle. Ondan şüphelenmeli miydim emin değildim ama babamla garip bir ilişkilerinin olduğunu biliyordum.
Duraksadı. Birkaç saniye sonra hafifçe gülümsedi. “Babanı tanıyorsun,” dedi alayla. “Ne kadar inatçı biri olduğunu biliyorsun. O gün ne kadar gelmesini söylesem de sinirinden gelmemişti.” Gülüşü soldu. “Bazen keşke yanına ben gitseydim diyorum.”
Yalan söylüyordu. Neden yalan söylüyordu? O gün babam evden çıkarken onun yanına gideceğini söylemişti. Babam yalan söylemezdi. “Neye sinirlenmişti?” dedim sakin olmaya çalışırken. Ani tepkiler vermeyecektim.
Gözlerini kaçırdı. “Şirkette ki işlere sinirliydi,” dedi kısık sesle. “Baban konu iş olunca çok gergin bir insan oluyordu.” Gözlerime baktı. Sanki gerginliğimi anlamış gibi kısıktı bakışları. “Neden soruyorsun?”
Gülümsedim. “Merak ettim,” dedim kısaca. Kucağımda ki ellerim sinirden titremeye başlamıştı. Daha fazla konuşursam eğer içimdekileri dışa vuracağımı biliyordum. Ellerimi yumruk haline getirdikten sonra oturduğum yerden yavaşça kalktım. “İzninizle,” dedikten sonra beklemeden hızlı adımlarla salondan çıkım.
Adımlarımı direkt merdivenlere yönlendirirken kendimden emin adımlar atıyordum. Ne yapacağımı biliyordum. Bir şey bulmalıydım. İçimde ki şüpheyi doğrulayacak bir şey bulmalıydım. Ve bunu sadece çalışma odasında bulabilirdim.
Merdivenleri bitirdiğimde duraksayıp etrafıma baktım. Kimse yoktu. Sağ koridora yönelip çalışma odasına doğru adımladım. Bu evin her köşesini ezbere biliyordum. On üç yıl geçmişti ama unutmamıştım.
Odanın önüne geldiğimde son kez etrafa bakıp derin bir nefes alarak kolu aşağıya indirdim. Beklemeden içeriye girip kapıyı sessizce kapattıktan sonra arkama döndüm. Bu odaya ilk kez giriyordum. Odanın yerini bilsem de içeriye girmeme hiç izin verilmemişti.
Kapının tam karşısında büyük bir masa vardı. Üzerinde dizüstü bilgisayar, birkaç defter, onlarca belge vardı. Sağ tarafında ise büyük bir kitaplık vardı. Sol tarafı tablolar için ayrılmış gibiydi. Birkaç manzara tablosunu görsem de incelememiştim çünkü hemen tabloların altında kalan komidinin üzerinde gördüğüm çerçeveler daha çok ilgimi çekmişti.
Yaklaşıp bir çerçeveyi elime aldığımda gördüğüm fotoğrafla derin bir nefes almak zorunda kaldım. Üçümüz beraberdik. Eskiden evin bahçesinde bulunan bir salıncak vardı. Varlığını unuttuğumu şimdi görünce fark etmiştim.
Salıncakta oturan bendim. Volkan, salıncağın direğine yaslanmış gülümsüyordu. Oğuz ise beni sallıyordu. Hızlı salladığını çatık kaşlarımdan anlamıştım. Korkuyordum ve en yukarıdayken kollarımı kendime sarmıştım. Oğuz ise kameraya dişlerini göstererek kocaman bir gülümsemeyle bakıyordu.
Boğazıma bir yumru oturdu. Yüzümüzde ki ifadeler, saflığımız, yaşadığımız anılar bir bir aklıma gelirken sırtımı arkamda kalan duvara yaslayıp destek almak zorunda kalmıştım. Geri dönmeyecek şeyleri özlemek asla bırakamadığım bir alışkanlıktı.
Ama fazla oyalanamazdım. Beni merak edip üst kata çıkabilirlerdi. Bu yüzden zorlukla elimde ki çerçeveyi geri yerine koyup işime dönmüştüm. Masada ki belgelere dokunamazdım, dokunduğum anlaşılırdı çünkü fazla düzenlilerdi. Zaten göründüğü üzere tamamen işle alakalılardı. Masanın çekmecelerine doğru eğilip uzandığımda kilitli olmadıklarını görünce şaşırmıştım. Kilitli olacaklarını düşünmüştüm.
İlk çekmece tamamen boştu. İkinci çekmece de sadece bir paket sigara vardı. Üçüncü çekmece de ise birçok kağıt vardı. Elime alıp neler yazdığına baktığımda şirketin işlerinin yazılı olduğu kağıtlar olduğunu görmüştüm. Oflayarak kağıtları geri yerine koyduktan sonra çekmeceyi sert bir şekilde itip kapattım. Buna anında pişman olsam da bir ses duymuştum. Bir şey düşmüştü.
Kaşlarım çatılırken hızla tekrar açtım ve kağıtları tekrar karıştırdım ama hiçbir şey göremedim. İkinci çekmeceyi açtığımda sigara paketinin hemen yanına düşmüş bir şey olduğunu fark ettim. Siyah bir flaş bellekti.
Zaferle gülümsedim. Gizlediği bir şeyi bulmuştum. Birinci çekmeceyi açıp nereden düştüğüne baktım. Çekmecenin hemen altına bantla yapıştırmıştı. Ama bantı iyi yapıştıramamış olmalı ki en ufak sarsıntıya dayanamamış ve ikinci çekmeceye düşmüştü.
Eğildiğim yerden kalkıp belleği pantolonumun cebine attım. Birkaç saniye duraksayıp dışarıda birinin olup olmadığını anlamaya çalıştım. Hiçbir şey duymuyordum. Herkes aşağıda olmalıydı. Ses çıkarmamaya çalışarak küçük adımlarla kapıya ilerledim. Kapı koluna uzanıp sessizce açtıktan sonra kendimi odadan dışarıya attım. Rahat bir nefes alıp kapıdan uzaklaştıktan sonra koridora dönecektim ki duyduğum kapı sesiyle donakaldım.
Tam karşımda ki koridorda ki tuvaletten biri çıkmıştı. Sırtı bana dönüktü. Ama kim olduğunu adım gibi biliyordum. Oğuz. Bedenini bana çevirdiğinde benim gibi duraksadı. Kaşları çatılırken gözleri kısıldı. Nerede olduğumu anladığında ise birkaç saniyeliğine afalladığını gördüm.
Hızlı adımlarla yanıma geldiğinde tam karşımda durdu. Gözleri bir kapıya bir de bana dönüp duruyordu. “Burada ne yapıyordun?” dedi şüpheyle.
Yalan uydurmalıydım. Dudaklarımı birbirine bastırıp sanki mahcupmuşum gibi davrandım. “Tuvaletin yerini karıştırmışım,” dedim özür diler gibi yüzüne bakarken. Şüphelenmemesi için şekilden şekile girmiştim ve bu durum sinirimi bozmuştu.
Bakışı değişmemişti. “Sen?” dedi inanmayarak. “Sen bu evi ezbere bilirsin.” Doğru söylüyordu ama şimdilik unutkan Efsun’u oynayacaktım.
Başımı iki yana salladım. “Unutmuşum,” dedim sessizce. “Hafızam o kadar da iyi değilmiş.” İnanması için karşısında gittikçe daha çok küçülürken artık şu eziyetin bitmesini istiyordum.
Birkaç saniye daha şüpheci bakışlarını üzerimden çekmedi. Sonra ikna olmuş gibi başını sallayıp geçmem için kenara çekildi. Teşekkür manasında gülümseyip yanından geçip merdivenlere ulaşmıştım ki arkamdan seslendi.
Duraksayıp arkamı döndüğümde dudaklarının hafifçe kıvrıldığını gördüm. Daha çok alaylı bir kıvrılmaydı. “Umarım bir şey karıştırmıyorsundur Efsun,” dedi gözlerimin içine dikkatle bakarken.
Çenemi havaya kaldırdım. “Korkma,” dedim onun gibi alayla. “Ortalığı karıştırmayacağım.” Önüme dönecektim ki durdum. “Yani eğer siz elime bir şey vermezseniz.”
Beklemeden ona sırtımı dönüp merdivenlerden inmeye başladım. Kolumu kaldırıp saate baktığımda neredeyse on bir olduğunu gördüm. Sonunda buradan gidiyordum. Bu düşünceyle adımlarımı hızlandırıp merdivenleri bitirdim. Salona doğru yönelip içeriye girdiğimde sohbet bölündü ve gözler bana döndü.
“Ben artık müsaadenizi isteyeyim,” dedim yüzlerine tek tek bakarken. Fark ettiğim şeyle kaşlarım çatıldı. Abim yoktu. Nereye kaybolmuştu?
İlk ayağa kalkan Banu abla olmuştu. Yanıma gelip kısaca sarıldıktan sonra çekingen bir ifadeyle yüzüme baktı. “Anneni yakında ziyarete geleceğim,” dedi sadece benim duyabileceğim şekilde. Başımı sallayıp gülümsedim. Birilerinin annemin yanında olması güzeldi.
Hemen arkasından Derya abla uzanıp bir anne sıcaklığında sımsıkı sarılmıştı. “Bir dahakine bize geliyorsun,” dedi kulağıma doğru. İşte bu içtenlikle kabul edeceğim bir teklifti.
Geri çekildiğinde karşımda gördüğüm adamla gülümsemem silindi. Zorlukla yutkunurken elimi ileriye uzattım. “Teşekkür ederim, güzel bir akşamdı,” dedim ciddiyetle.
Uzattığım elimi sıkarken hafifçe tebessüm etti ama gözlerinde anlayamadığım bir duygu vardı. Nedense gerilmemi sağlamıştı. “Ne demek,” dedi beklemeden. “Bir daha bekleriz.” Çok beklersiniz.
Kısaca başımı sallayıp geriye adımladığım sırada omuzuma kabanım nazikçe koyuldu. “Ben seni uğurlayayım canım,” dedi Volkan kısık sesle. Başımı salladığımda diğerlerine son kez bakıp kapıya doğru ilerledik. Benden uzaklaşıp kapıyı açtığında dışarıya çıkmıştık.
Soğuk hava yüzüme vurduğunda derin bir nefes çektim. İçeride ki boğucu havadan sonunda kurtulmuştum. Başımı arkamda kalan Volkan’a çevirdim ve gergin olduğunu fark ettim. “İyi misin?” dedim kaşlarım çatılırken.
Gözleri bana döndü. Bıkmış bir ifadeyle ofladıktan sonra sırtını arkasında kalan kapıya yasladı. “Alper,” dedi abimi kastederek. “Sen gittikten sonra Oğuz’a laf sokup durdu. Eğer Oğuz’u tutmasaydım bu gece kötü bitecekti. Oğuz sakinleşmek için tuvalete kaçtığında abin işi çıktığını söyleyip aniden gitti. Yalan söylediği çok belliydi.”
Demek Oğuz bu yüzden üst kata çıkmıştı. Abim yine bilmeden ortalığı karıştırmıştı. Ne kadar seviyordu bunu yapmayı.
Alayla güldüm. “Abim işte. Ortam sarmayınca yalan uydurup kaçmış.” Birkaç saniye duraksadıktan sonra kaşlarım çatıldı. “Ama neden Oğuz’a böyle davranıyor? Aralarında ne olduğunu öğrenmen gerek.”
Başını salladı. “Öğrenmeye çalışırım canım.” Birkaç adım atıp yanıma geldi, kolunu omuzuma attıktan sonra başıyla bahçenin kapısını işaret etti. “Seni uğurlayayım.”
Gülümsedim. Bahçenin kapısına doğru yürümeye başladığımızda Cihan’ın çoktan geldiğini gördüm. Arabaya yaslanmış parmaklarının arasında duran sigarasını içiyordu. Gözleri ikimizin üzerindeydi. Volkan’ın üzerinde fazla oyalanması gözümden kaçmamıştı.
Volkan, kulağıma doğru eğildi. “Bu kim ve neden bana öyle bakıyor?” dedi anlamayarak.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Omuz silkerken gözlerimi ondan çekip yere indirmiştim. “Şoförüm,” dedim sessizce. “Biraz fazla korumacı o kadar.”
Hafifçe güldü. “Kimi kimden koruyormuş?” dedi alayla. Omuzumda ki tutuşunu daha sıkı hale getirirken yanına vardığımız kapıyı açtı. Kapıdan geçip Cihan’ın arabasına yanaştığımızda Cihan, elinde ki sigarayı yere atıp botuyla söndürdü.
“Selam,” dedi Volkan gereksiz bir neşeyle. Cihan’a gıcık olduğunu görebiliyordum. “Tanışamadık seninle,” derken elini ileriye uzattı. “Volkan.”
Cihan, bunu beklemiyormuş gibi birkaç saniye duraksadıktan sonra hafifçe gülümseyip uzatılan eli sıktı. “Cihan. Memnun oldum.” Hiçte memnun olmuş gibi durmuyordu.
Volkan, elini geri çekti. “Ne zamandır Efsun’un şoförlüğünü yapıyorsun?” diye sordu meraklı bir sesle. Bunu neden merak ediyordu?
“Bir aydır,” dedi gözleri kısa süreliğine bana dönmüşken. “Babam, Kemal amcanın ölümünden sonra işini bana bıraktı.” Hafifçe gülümsedi. “Efsun bana emanet kısacası.”
Bu doğruydu. Osman amca işten ayrılmadan önce ellerimi tutup oğlunun bize iyi bakacağını söylemişti. Beni bir nevi oğluna emanet etmişti.
“O zaman sana güvenebilirim değil mi?” dedi Volkan birden ciddileşerek. Başımı kaldırıp yüzüne baktığımda sert bakışlarını fark ettim.
“Şüphesiz,” dedi Cihan beklemeden. Kendinden emindi. Aralarında birkaç saniye süren bir bakışmadan sonra Cihan bize arkasını dönüp arabanın kapısını açtı. Bu gidelim demekti.
Volkan, omuzumda ki koluyla tutup beni kendine çekti. Başımı omuzuna yaslayıp ellerimi sırtına koyarken hafifçe güldüm. “Bu son görüşmemiz olmayacak değil mi,” diye sordum fısıltıyla.
“Asla,” dedi hemen. “Beraber büyüyemediğimiz yılların acısını çıkaracağız daha.”
Sırtını hafifçe okşayıp geri çekildim. Biliyordum ki eğer biraz daha öyle kalsaydık gözlerimin dolmasına engel olamazdım.
Son kez birbirimize baktıktan sonra ona arkamı dönüp arabaya bindim. Kapı arkamdan kapanırken başımı cama çevirdim. Volkan, sırtını kapıya yaslamış elleri cebinde arabanın hareket etmesini bekliyordu. Ona gülümseyip önüme dönecektim ki arkasında gördüğüm suratla duraksadım.
Oğuz. Volkan’ın birkaç adım uzağında, kapının ardında bana bakıyordu. Uzaktaydı. Yüz ifadesini okuyamıyordum ama duruşu dik değildi. Omuzları düşmüş, ellerini pantolonun cebine sokmuştu.
Gülümsemem silinirken ona daha fazla bakmayıp önüme döndüm. Yine uzaktı. Her zaman uzaktı. Vedasını bile uzaktan etmişti.
Cihan, içeriye girdikten sonra kapıyı kapatıp arabayı çalıştırdı. Başımı cama yaslarken gözlerim ilerideydi. Oraya bakmak istemiyordum. Bu gece yeterince anılarımla dolu o eve doymuştum.
Bahçeden çıkıp orman yoluna girdiğimizde gözlerimi cama çevirdim. Camı hafifçe açıp derin bir nefes çektim. Yanından geçtiğimiz çiçeklerden gelen kokular beni biraz da olsa sakinleştirmişti.
“Nasıl geçti?” Cihan’ın sorusuyla hissettiğim anlık huzur uzaklaşmıştı. Gözlerimi camdan ayırıp yüzüne çevirdiğimde gözleri ilerde olsa da meraklı gözüküyordu. Kısa bir süre gözlerime baktığında buna emin olmuştum.
Omuz silktim. “İyiydi,” dedim kısaca. Kötüydü diyemezdim çünkü beklediğimden iyi geçmişti. Buraya gelmeden önce kafamda kurduğum senaryolar öyle korkunçtu ki buna şükreder hale gelmiştim.
Kısık gözleriyle yüzümü süzdü. Sanki doğruyu söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışıyormuş gibiydi. Birkaç saniye sonra dudağının bir kenarı kıvrıldı. “Sevindim o zaman,” dedi içten bir sesle.
Bu küçük sohbetten sonra ikimizde ağzımızı eve gidene kadar açmamıştık. Camdan dışarıyı izlemeye geri döndüğümde aklımdan geçen düşünceler yüzünden eve gidiş yolu gözüme fazla uzun gelmişti. İçimden neden hâlâ ışınlanmanın icat edilmediğiyle ilgili sitemler ediyordum.
Sonunda eve vardığımızda Cihan arabayı bahçeye park ettiği sırada elim kapı kolunda tetikte bekliyordum. Araba durduğu an kapıyı açacak ve eve adeta koşar adımlarla girecektim.
Cihan, sonunda arabayı park ettiğinde derin bir nefes alıp bana döndü. Ağzını açacaktı ki elimi görünce susup sadece başını salladı. Bu sanırım iyi geceler demekti. Aynı şekilde başımı sallayıp beklemeden kapıyı açtım, bacaklarımı sarkıttım ve arabadan inip kapıyı kapattım.
Arkama bakmadan hızlı adımlarla eve doğru yürürken bir elimle cebimi yokladım. Oradaydı. Bilgisayarıma takıp incelemem için orada bekliyordu ve bu beni daha da geriyordu.
Eve girdiğimde ardımdan kapıyı kapattım ve direkt olarak üst kata çıkıp annemin odasına yöneldim. Saat neredeyse on ikiydi. Uyuduğunu biliyordum ve bu yüzden vicdan azabı hissediyordum. Eve erken gelseydim eğer bana izlediği filmi anlatacaktı, iyi geceler öpücüğü verip üstünü örtecek uyutacaktım.
Aralık kapıyı ittiğimde tam da görmeyi beklediğim gibi bir manzara vardı karşımda. Annem pikeyi üzerine çekmiş, gözlerini sımsıkı kapatmış uyuyordu. Gülümsedim bu görüntüye. Yavaş adımlarla yanına ilerleyip eğildim, uyandırmamaya çalışarak saçlarına küçük bir öpücük kondurdum.
Son kez yüzüne bakıp küçük adımlarla odadan çıktım. Odadan çıktığım gibi adımlarım hızlanırken odama doğru ilerledim. Odama girdiğimde hızlı hareketlerle üzerimde ki paltoyu çıkarıp yatağın üzerine gelişigüzel attım. Sandalyemi çekip oturduktan sonra masanın üzerinde ki bilgisayarı açtım.
Cebimden çıkardığım flaş belleğe bakarken bir an duraksadım. Bu küçük şeyin içinde ne vardı? Bilmiyordum ama avuç içlerim terliyordu, gerim gerim gerilmiştim.
Bilgisayar açıldığında beklemeden flaş belleği taktım. Derin bir nefes alıp arkama yaslandığımda içimden kendime sakin olmam gerektiğini söyleyip duruyordum. Birkaç saniye sonra karşıma bir video çıktı. İki dakikalık bir video.
Kaşlarım çatıldı. Göreceklerimi düşündüm. Aklıma gelen şeyle ellerimi aniden bilgisayardan çektim. Babamın ölümünün videosu olabilir miydi? Göremezdim. Görmek istemiyordum.
Birkaç saniye derin nefesler aldıktan sonra ellerim tekrar bilgisayara uzandı. Sakin olmalıydım. Bu flaş belleği gizlendiği yerden çıkarmıştım ve video ne olursa olsun izleyecektim.
Daha fazla beklersem yapamayacağımı bildiğimden birden başlatma tuşuna bastım ve arkama yaslandım. Gördüğüm şeyle kaşlarım çatıldı. Hayır, kesinlikle bunu beklemiyordum. Aklıma ilk gelen kanlı bir görüntü veya Haluk abinin flaş belleği gizlemesine neden olabilecek başka şeylerdi.
Ama kesinlikle onu kameranın karşısına geçmiş, çalışma masasında oturmuş kendini kayda alışını görmeyi beklemiyordum.
Gergin gözüküyordu. Video başlayalı beş saniye olmuştu ama hâlâ konuşmuyordu. Sertçe yutkunduktan sonra hafifçe gülümsedi.
“Merhaba sevgili ailem,” dedi sahte olduğu belli bir neşeyle. Bir sorun olmadığını kanıtlamaya çalışır gibi bir hali vardı. “Umarım iyisinizdir ve berabersinizdir. Ve… Umarım ben de yanınızda, sizinleyimdir.”
Derin bir nefes aldı. Masada duran elleriyle oynuyordu. Gözlerini kameradan çekip ellerine çevirdi. “Bu videonun ne olduğunu sorguluyorsundur şimdi. Bu video aslında bir önlem. Çünkü,” duraksadı. “Bir hafta sonra yaşar mıyım yoksa ölür müyüm bilmiyorum.”
Kaşlarım çatıldı. Neyden bahsediyordu? Neden böyle söylüyordu? Neye bulaşmıştı bu adam?
Durdu. Bir süre sustu ve sadece elleriyle oynadı. “Sadece sizi sevdiğimi ve bir hiç uğruna ölmediğimi bilmenizi isterim. Oğuz oğlum ne kadar merhametsiz olduğumu söylesen de baban bir yardım uğruna hayatını tehlikeye atıyor. Şaşırdın değil mi?”
Ellerim titriyordu.
“Kısacası sizi seviyorum,” dediğinde sesi titremişti. “Size sahip olduğum için çok şanslıydım. Kendinize iyi bakın.” Sonunda kameraya baktı. Hafifçe gülümsedi. “Hoşçakalın.”
Video kapandı.
Ellerim deli gibi titrerken bilgisayardan uzaklaşıp zorlukla derin bir nefes aldım. İzlediğim şeyin tek bir anlamı vardı. Ve ben buna inanmak istemiyordum.
Haluk abi bana yalan söylemişti. Babamın öldüğü gün babamla buluşmadığını söylemişti. Yalandı, buluşmuştu. Ve sadece yalan söylememişti. Herkesten sakladığı şeyler de vardı.
Haluk abi yaşıyordu, babam ölmüştü. Haluk abi, öleceğini hissedip bir video bırakmıştı ama yaşıyordu. Babam ölmüştü. Gözlerimden yaşlar akarken ellerimi saçlarıma geçirdim. Aklımdan tek bir soru geçiyordu.
Babam kendini Haluk abi için feda mı etmişti?
Bu bölümü beğendin mi?
Bölüm Yorumları