Şair'e sormuşlar..
Giden mi terkeder, yoksa kalan mı?
Şair de der ki: Kalan, gidenin gitmesine bir şey demiyorsa çoktan terketmiştir..
#########################################
Kimdi Kayla?
Aldığım her nefesin bile bana ait olmadığını hissederken, ben kimdim?
Şuan yaşadığım hayat bana ait değilmiş gibi geliyordu. Sanki bu hayatı hak etmiyordum, bedelini de ağır ödemiştim ama. Her günümün her saniyesinde vicdan azabı çekmekle geçmişti iki senem. Bu iki senede suçlayıcı bakışlar altında ezilmiştim.
İstanbul'un kalabalık sokakları arasında gezinirken, sararmış yaprakların rüzgârla birlikte dans edişlerini izledim. Ruhum çekilmiş, bu iki senede yaşayan bir ölüye dönşmüştüm. 26 Ağustos 2019. Hafızamdan silinmeyen, tam merkezine oturan, benim ecelim olan o tarih.
Kız kulesinin yanından geçerken gözlerimi kapatarak denizin kokusunu içime çektim. Ruhumu kaybetsem de bu kokuyu asla kaybedemezdim. Mavilerimi aralayarak denizin uçsuz bucaksız mavilerine diktim bakışlarımı. Gözümden akan bir damla yaşı sildim hemen. Bu şehirdeki son günümdü. Gidecektim, belki bencillik olacaktı ama yorulmuştum artık, tüketmişti bu şehir beni.
26 Ağustos 2019. Bu gece benim ölüm fermanımın yazıldığı geceydi. Bu gece, zambağın solduğu geceydi...
Zambak, bana verdiği isimdi. Onun kadar saf ve masumsun derdi. Bu masumluğunu ne olursa olsun yitirme derdi. Gözümden akan bir damla yaşı sildim hızla. Ama ardı arkası kesilmiyordu yaşların. 'Özledim.' Diye fısıldadım denize doğru. Belki bir umut duyardı diye.
Banklardan birine oturarak dizlerimi karnıma çekip, çenemi yasladım. 'Neredesin, sana şu an çok ihtiyacım var.' dedim. Sesim fısıltıdan bile daha kısık çıkmıştı. Ne var ki; kendi konuştuğum cümlenin sahibi değilmiş gibi, ben bile duyamamıştım sesimi. Deniz bana ulaşamayana nasıl ulaşacaktı ki?
Dalga sesleri kulaklarıma ulaşırken; ruhum denizin altındaki hareket eden, belirsiz, karanlık akıntılar gibiydi. 'Acıyor artık kalbim Cenk, dayanılmaz bir acı bu. Sensizlik zor, sensizlik çok zor. Dayanamıyorum artık yaptıklarına, tükendim. Gitmek istiyorum, herkesten herşeyden gitmek. Sadece geride bırakmak istiyorum. Bu bencillik mi Cenk? '
O olsa silerdi yaşlarımı, ağlamama müsaade etmezdi. Ama bilmiyordu ki onun için ağlıyordum, onun için akıyordu gözyaşlarım. Her gözyaşı bir inci tanesi, boşa akıtma inci tanelerini derdi. Oysa onun için akıyordu bu inci taneleri.
Bu sefer de gökyüzüne çevirdim başımı. Yağmur başlayacaktı belli, kara bulutlar kaplamıştı masmavi gökyüzünü. 'Ağladığımı gördüğün için mi yağmuru bana eşlik etmesi için gönderdin Cenk? '
O gece düştü tekrardan zihnime. Onu kaybettiğim gece, 26 Ağustos gecesi, hiç çıkmamıştı ki aklımdan...
Bu şehir onun sesiyle yankılanıyordu. Her sokakta ondan bir iz, her duvarda onun görüntüsü. Elim istemsizce boynuma gitti. Ondan bir iz vardı. Her daim benimle olacak bir iz, zambak kolye. Ben yanında olamasam da bu kolye beni yanında hissetmeni sağlayacan derdi. Kolyeyi avuçkarımın içine alarak gözlerimi kapattım, onu yanımda hissedebilmek için. 'Özledim.' Dedim tekrar, 'çok özledim.'
Telefonumun sesi, düşüncelerimin bir bulut gibi benden uzaklaşmasına sebep oldu. Onun hayali yok olmuştu hemen, gerçekliğe döndürmüştü beni bu ses. Telefonunu montumun cebinden çıkararak arayana baktım, Işıl'dı. Doğru ya, buluşacaktık biz bugün. Belki de toplu olarak görüşeceğimiz son gün olacaktı.
Aramayı cevaplayarak kulağıma götürdüm telefonu. Karşı taraftan duyduğum neşeli sesi tüm havamı bir anda değiştirdi. "Kanki neredesin ya, hadi acele et." Gülümsememle Emre'nin arkadan gelen homurdanma seslerini duyunca gülümsemem yüzümde donduı. "Geliyorum birazdan, yoldayım. "
Yalandı, ne kadar geç gitsem, onun yüzünü o kadar geç görecektim. Bu yüzden oyalanıyordum. Telefonu kapatarak montumun cebine geri koydum. Yağmur yavaştan kendisini belli etmeye başlamıştı. Başımı tekrardan gökyüzüne çevirdiğimde bir iki damlanın yüzümü ıslatmasına izin verdim. 'Sen de ağlama ne olur. Gidiyorum ama seni de yanımda götürüyorum. Sensiz kalamam ki ben, biliyorsun bunu.' Yağmur damlalarıyla karışan göz yaşlarımı hiç silme gereksinimi bile duymadan banktan kalktım. 'Vedalar acıtır ama senin yokluğun daha çok acıtıyor. '
Son kez denize bakarak arkamı dönüp çam ağacının gövdesine yaslamış olduğum bisikletimi alarak uzaklaştım oradan. Soracaksınız neden bisiklet?
İstanbul gibi bir şehrin trafiğinde bisiklet kullanmak mantık dışıydı belki ama seviyorum ben. Rüzgarı hissetmeyi, çiçeklerin rüzgârda etrafa bıraktığı kokuyu, seviyordum. Alışmıştım da bisikletle gidip gelmeye. Zaten insan herşeye alışmıyor muydu?
Bisikletime binerek çam ağaçlarının sık olduğu patika yoldan ilerlemeye başladım. Yazın son aylarındaydık, çiçekler son kez bizi hipnotize eden kokularını etrafa yayıyorduı.
Yağmur da yavaştan hızını arttırmıştı. Islanmamak için pedallara yüklenerek hızımı arttırdım. Benim çok sevgili arkadaşım (!) Işıl, bugün film günü yapmak istemişti. O yüzden tüm zulalar toplanmış, onun evinde toplanılnıştı.
Telefonumun tekrar çalmasıyla aramayı cevapladım hemen, yine Işıl arıyordu. "Kanka yoldayım. "
"Acele et ya, bak Emre seni sorup duruyor sürekli." Göz devirme isteğimi geri plana attım. "Bisikletle geliyorum ya tatlım, söyle Emre'ye." Arkadan kıkırdama sesleri gelmesiyle Emre'nin sesi doldurdu kulaklarımı. Bir zamanlar aşık olduğum sesi. "Sevgilim, ne bisikleti ya, gelsene otobüsle yada taksiyle." Bu sefer gerçekten göz devirdim, sanki bilmiyordu. "Tartışmayacağım, neden olduğunu çok iyi biliyorsun. Neyse az kaldı zaten yetişmek üzereyim. "
Telefonu yüzüne kapatarak montumun cebine geri koydum. Bunu yaptığım için çok kızacaktı ama umrumda değildi. O olsaydı belki, Emre'ye bunları yaptığı için onu doğduğuna pişman ederdi ama yoktu. O olsaydı şimdi ben bu durumda olmazdım, Emre'yle sevgili olmazdım.
Yine boğulmuş gibi hissediyordum kendimi. Kafamın içi bu düşünceler sayesinde kördüğüme dönüşmüştü. Ve ben, bu kördğümü çözemiyordum.
Mahalleye giriş yaptığımda top oynayan çocukların arasından geçerek Işıl'ların binasının önünde durdurdum bisikletimi. Çantamı sırtımda düzelterek bisikletten inip binanya girdim. Bu mahallede oturuyorduk hepimiz, birkaç sokak mesafe vardı sadece aramızda. Zaten 6'mız da bu mahallede tanışmıştık.
Çağırdığım asansörün gelmesiyle açılan demir kapıdan girerek Işıl'ların bulunduğu katın düğmesine basarak beklemeye başladım. O sırada da aynadan kendimi inceliyordum. Pardon, aynadaki yansımadan başka birini inceliyordum, bana çok yabancı birini. Aynadaki kişi ben değildim.
Mutluluk oyunu oynayan 5 yakın arkadaştan öte değildik. Yakın mıydık? Orası bile tartışılırdı. Ama ne kadar kendimizi bir şeylerin yolunda gittiğine inandırmak için zorlasak da hepimiz bu iki senenin bizden ne götürdüğünün farkındaydık, sadece kabul etmek istemiyorduk.
Emre ile sevgiliydik, çocukluk aşkımla birlikteydim. Mutluydum,önceden. Onun gidişiyle birlikte yanımda olmuş bana destek olmuştu. Zamanla da aşkımızı resmileştirmiştik. Ama bu mutluluğumuz uzun sürmedi,değişmişti her konuda. Benim hislerimi artık önemsemez olmuştu. Ama hâlâ onu seviyordum, vazgeçememiştim, olanlara rağmen. İlk aşkımdan nasıl vazgeçebilirdim ki? Belki de aptallık bendeydi, onu sevmeye devam ediyordum,eskisi gibi olmamasına rağmen.Ama belki de vazgeçmem gerekiyordu artık. Bu ikimize de iyi gelecekti.
Asansörün durmasıyla bakışlarımı aynadan çekerek açılan kapıdan çıktım. Işıl'ın ailesi şehir dışına çıkmıştı, o yüzden böyle rahattık. Aksi halde film gecesi yapmamıza izin vermezlerdi.
Kapının açılmasıyla Işıl'ın sonunda diyen bakışlarıyla karşılaştım. "Hiç bakma öyle trafik çok yoğundu." İçeri girerken bir yandan onunla konuşup bir yandan da çıkardığım montumu portmantoya asmıştım. "Kaldırımda ne gibi bir trafik olabilir acaba? " Tek kaşını kaldırıp alayla sorduğu soruya gözlerimi devirdim. "Bisikletliler çoktu ondan. "
"Aynen ondan neyse. Islanmışsın da gel üzerüni değiştir önce." Diyerek beni odasına doğru çekiştirmeye başladı. Teklifine hayır deme şansım yoktu çünkü yağmuru fena yemiştim. Bu yağmurda da bisiklet süren tek akıllı ben olabilirdim. Ne var, binemiyordum arabaya otobüse falan.
Odasına girdiğimizde bir yandan dolabından kıyafet çıkarıyor bir yandan da sorgulayıcı bakışlarını üzerimde gezdiriyordu. "Neden geç kaldın? " Sorduğu soruyla ıslanmış olmamı umursamadan yatağının üzerine oturdum. "Biraz kafamı dağıtmaya, nefes almaya ihtiyacım vardı. "
Buruk bir şekilde gülümseyerek elindekilerle beraber yanıma gslip oturdu. "İki sene oldu Kayla."
"Yarası kapandı mı peki, sizde? Çünkü ben de hâlâ o geceki yara, kabuk dahi bağlamadı." Gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı. Bir damla yaş düştü o sıra da gözlerinden. "Alışıyorsun, alışmak zorunda kalıyorsun, istemesen de. O yara aska kapanmıyor Kayla ama sen kabuk bağlamssını istemediğin sürece de kabuk bağlamaz. "
"Ben istemiyorum ama kabuk bağlamasını. Yara ilk günkü gibi taze kalsın, unutmasın unutturmasın da." Kollarını bir anda boynuma sarınca ben de belind bağladım kollarımı. Hepimizin duygu boşalmasına ihtiyacı vardı. Ve ilk duygu boşalması yaşayan kişi bendim. "Çok özledin onu Işıl. Sesi, gözleri çıkmıyor aklımdan. "
"Ben de çok özledim, inan. Sizin aranızdaki bağ çok farklıydı ama Cenk benim abimdi, sırdaşımdı. Onun yokluğu çok belli Kayla, Doruk da, Adda da, Emre de her ne kadar onun yokluğunu aratmamaya çalışsalar da kimse onun yokluğunu dolduramaz. "
Odanın kapısı bir anda açılınca ikimiz de ayrıldık ama gözlerimizin kızarık olduğuna emindim. "Hadi sizi bek- ne oldu size? " Kapını eşiğinden çekilerek kaşları çatık bir halde yaklaştı. "Ne oldu size? " Işıl'ın çenesinden tutarak gözlerine bakmaya başladı. Durumu anlamaya çalışıyordu. "Yok bir şey. Neyse sen üstünü değiştirip gelirsin kanka. "
Doruk'u kolundan çekiştirerek dışarıya çıktıklarında yatağın üzerne bıraktığı eşorfman takımını alarak üzerimdeki ıslak kıyafetleri çıkarıp giyindim. Islak olanları da kaloriferin üzerine bırakarak çekmecrdrn çıkarsığım saç kurutma makinesiyle saçlarımı kuruttum bir süre. Yağmur çok fazla yağmamıştı ama ıslanmama da yetmişti.
Makineyi pirizden çekerek tekrardan çekmecenin içine joydum. Telefonumu da alarak çıktım odadan. Anneme Işıl'da kalacağımı söylediğim için aramamıştı. Telefonımun ekrarını kapatarak salona girdim. Abur cuburları krem ve kremit rengine sahip olan orta masanın üzerine dizmişler, televizyonda açtıkları filmi durdurmuş beni bekliyorlardı. "Selam millet. " Diyerek Emre'nin yanına iliştim. Kolunu hemen omuzuma koyarak şakaklarıma ufak bir öpücük bıraktı. "Hoşgeldin." Diyerek kulağıma doğru eğildi işte beklediğim an buydu, yüzüne kapatmamın hesabını soracaktı. "Yüzüme kapatmanın hesabını da ayrıca soracağım sevgilim." Boynumdan öperek geri çekildi.
Göz kırparak başlatılan filme odaklandı, bense onun öptüğü yeri derim soyulana kadar kaşımaya başladım. Kanatacağıma emindim ama umursamadım. Tik oluşmuştu bu bende, birinin temas ettiği yeri anında kaşımaya başlıyordu.
"Kanka kaşıma artık yeter." Arda kulağıma doğru eğilerek kazağımın kolundan tuttu. Bir yandan da Emre'ye ölümcüül bakışlar atıyordu. "Elimde değil. "
"Temastan hoşlanmadığını bilmesine rağmen her bulduğu fırsatta sana dokunmaya çalışması sinir bozucu." Gülümseyerek bir şey yok dercesine kafamı salladım. Rahatlamış olacaktı ki geri çekilerek arkasına yaslandı. "Susun da filmi izleyelim be." Doruk'un isyan etmesiyle Arda, arkamdaki yastığı alarak yüzüne fırlattı ama Emre'nin de öldürücü bakışlarının hedefi oldu. Bir ben bür Arda adasında mekik dokurken bakışları beni omuzumdan tutarak kendine daha çok çekmişti.
Rahatsız olduğumu bilmesine rağmen her defasında bunu tekrarlaması sinir bozucuydu...
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Emre salak mısın ya
Emreyi bir tur meydan dayağı lazım
Bende otobüs sevmiyorum ya
Bazı seçimler ağır bedeller ödetir
Birisini kaybetmek o kadar zor ki
İstanbul zor şehir
Nasıl bir bedel ödedik
Yorum
Yorum bulunamadı.