Güneş ne zaman doğsa, kendi içimde karanlığa gömülürdüm.
Her yeni gün güneş, tam içime doğru vuruyordu. Ve her sabah, o güneşi ellerimle kapatırdım.
Güneş, bembeyaz tenimden geri yansıyordu. Sanki güneş bile içimde durmaya dayanamamıştı.
Haklıydı tabi.
Burası, Snezhana Krallığı'ndan kalan son mirastı. Froll Ormanları.
Kimse gelmezdi buraya.
En azından benden başka kimse.
Ağaçların arası o kadar sıkıştı ki, sabahın ilk ışıkları ancak ince çizgiler halinde süzülebiliyordu aşağı. Yerde yosun vardı, nemli ve sessiz. Ayaklarımın altında çıtırdayan tek şey kuru yapraklardı, ama onları da öğrenmiştim artık. Hangi adımı nasıl atacağımı, nereye basmamam gerektiğini.
Bir mahkum gibi. Suçlu gibi.
Çünkü öyleydim.
Sırtımdaki yayı indirdim, ağacın kovuğuna yasladım. Parmaklarım hâlâ titriyordu — soğuktan değil, sabahın bu saatinde kaslar böyle çalışır diye de değil. Sadece... hep böyleydi.
Dur.
Derin bir nefes al. Odaklan.
Ormanın kokusunu çektim içime. Toprak, yosun, çürümüş yaprak. Hiçbir insan kokusu yoktu. İyiydi. Güvendeyim.
Gözlerimi açtım.
Karşımdaki ağacın kabuğuna çizdiğim işaret hâlâ duruyordu. Dün bıraktığım yerden. Üç ok izi, biri tam ortada, ikisi birkaç parmak kadar sağa sapmış. Dün öfkeliydim. Sağa sapıyorum hep öfkelenince.
Bugün öfkeli değildim.
Bugün sadece yorgundum.
Yayı aldım. Oku yerleştirdim. Nişan aldım; nefes, omuz, dirsek, bileği sabitle, parmakları gevşet...
Ormanlık titredi.
Sadece bir an. Sadece yapraklar. Belki rüzgar.
Ama rüzgar yoktu.
Ok, hedefin on parmak soluna saplandı.
Küçük bir küfür mırıldandım, kimse duymuyordu zaten. Sırtımı ağaca dayadım, başımı geriye attım. Saçlarım yüzüme döküldü.
Neden sakladım kendimi buraya kadar?
Cevabını biliyordum.
Ellerime baktım. Sol avucumun içinde, bazen, karanlıkta ince bir ışık beliriveriyordu. Kontrol edemiyordum.
Çevremdeki ağaçlar aniden karardı.
Hayır. Kararmadı.
Ben karardım.
Gözlerimi kıstım. Sol avucumdan sızan o soluk ışık, bu sefer farklıydı. Daha kararlı. Daha eski. Sanki içimde bir şey sabırsızlanıyordu, yıllardır bekleyen, usanmış, artık yeter diyen bir şey.
Dur, dedim kendime. Kontrol et.
Kontrol edemedim.
Işık önce avucuma yayıldı. Sonra bileğime. Sonra ormandaki her ağaç, bir an için titredi — yapraklar sallandı, yerde uyuyan kuşlar ürküp uçtu, uzaktan bir kurt uluma sesi geldi.
Sonra...
Bitti.
Her şey normale döndü. Orman sessizliğine gömüldü. Ben hâlâ ağaca yaslanmış, nefes nefese, ellerim titreyerek duruyordum.
Sol avucum yanıyordu.
Değil. Yanmıyordu. Sadece... hatırlıyordu. Sanki o ışık orada hep vardı ve ben onu sildikçe, o biraz daha güçlenerek geri geliyordu.
Yayı çantama tıktım. Ok kırdım mı diye baktım, hayır, sağlamdı. İyi.
Kalkmak için eğildim, çantamı omzuma astım.
Ve tam o sırada, ormanın derinliklerinden bir ses geldi.
Adım sesleri değil. Daha hafif. Daha kasıtlı.
İzleniyordum.
Lanet olsun, bir bitmediniz!
Adım sesleri değildi tam olarak.
Daha ağır. Daha düzensiz.
Birisi yürümüyordu — sürünüyordu.
Yayı çıkardım. Ok yerleştirdim. Eller titremesin, eller titremesin.
Çalılar yarıldı. Lanet olsun!
Siyah bir kürk. Devasa, omuzları ağaç gövdesi kadar geniş, ama şu an içine çökmüş. Sağ ön ayağı yerde sürükleniyor, kürkün arasından koyu bir sıvı akıyordu,kan, karanlıkta bile tanıdım o rengi.
Kurt.
Ama sıradan değil. Gözleri sarıydı — parlak, neredeyse fosforlu. Ve o gözler bana baktı. Doğrudan. Bir hayvanın bakışı değildi o. Çok fazla şey vardı içinde. Çok fazla acı, çok fazla irade.
Ok elimde dondu.
Kurt bir adım daha attı. Sendeledi. Dizlerinin üstüne çöktü, kafasını kaldırmaya çalıştı ama edemedi. Ormanda tek ses nefesiydi artık — kesik, ıslık gibi çıkan, zorla çekilen bir nefes.
Yayı indirmedim.
"Kurt adam mısın?"
Aptal bir soruydu. Ama başka ne diyebilirdim?
Hayvan gözleri kırpıştı. Bir şey mırıldandı,ses mi, kelime mi, ayırt edemedim. Ama dudakları vardı. İnsan dudakları, kurt yüzünde. Dönüşümü yarım kalmıştı.
Yayı indirdim.
Aptal, dedi içimdeki ses. Bu bir tuzak olabilir.
Biliyordum. Adım attım yine de.
Yanına çömeldiğimde, kurdu daha iyi görebildim. Kürkünün altında zırh parçaları vardı; iyah, üzerinde tanımadığım bir amblem. Sağ omzundan karnına uzanan bir yara, derin ve temiz değil.
Bir pençe mi, büyülü bir silah mı bilmiyordum. Ama uzun süredir aktığı belliydi.
"Dur," dedim kendime değil ona. "Hareket etme."
Küçük bir kahkaha çıkardı. En azından öyle duyuldu — boğuk, acılı, ama içinde bir şey vardı. Küçümseme mi, yoksa şaşkınlık mı?
"Bana emir mi veriyorsun?"
Sesi çıkmıştı. Kısık, dişlerinin arasından sıkışmış, ama çıkmıştı.
"Hayır," dedim. "Tavsiye veriyorum. İkisi farklı."
Gözleri bana döndü. Sarı, hâlâ parlak, ama kenarları kararıyordu. Kötü işaretti.
Çantamı açtım. İçinde ne vardı — bez parçaları, yedek ok uçları, yarım kalmış bir ekmek. Şifalı iksir yoktu. Tabii ki yoktu, hiç param olmadı öyle şeylere.
Bezi sardım yaranın üstüne. Kurt adam dişlerini sıktı ama ses çıkarmadı.
"Göreve mi gidiyordun?" dedim.
Cevap vermedi.
"Zırfındaki amblem. Diyar dışı görevi demek bu, değil mi?"
Yine sessizlik. Sonra...
"Sen ne işin var bu ormanda?"
Sol avucum sızladı. Işığın izi hâlâ oradaydı, derinin altında saklı.
"Kaçıyordum," dedim. Yalan söylemedim. Sadece neyin tam adını vermedim.
Kurt adam başını kaldırdı. Bu sefer gözleri sadece acıyla değil, başka bir şeyle bakıyordu. Tarıyordu beni; kokuyu mu, büyüyü mü, bilmiyordum.
"Saçların," dedi.
Elim refleksle saçlarıma gitti.
"Ne olmuş?"
"Albino musun?"
Midem düştü. Ama yüzüm kımıldamadı,bunu öğrenmiştim, yıllar içinde.
"Evet."
Bekledi. Syndril lafını bekledim. Kara liste. Leke. Lanet. Birini seçip söyleyecekti.
"İyi okçuluk yapıyor musun?"
Gözlerimi kıstım. "Ne?"
"Yaramı sardın. Teşekkür etsem yeridir sanırım." Zorlukla doğrulmaya çalıştı, yapamadı. "Ama buradan çıkamam tek başıma. Ve sen kaçıyordun bir yerden."
Ormana baktım. Sabah ışığı artık biraz daha süzülüyordu aradan.
"Teklif mi yapıyorsun?"
"Gözlem yapıyorum."
Sol avucum titredi. Büyü, yüzeye yakındı hâlâ.
Aptal, dedi içimdeki ses yine.
Çantamı omzuma astım. Yayı hazırladım.
"Nereye gidiyordun?"
Tam cevap verecekti ki, ağaçların arasından giren güneş ışınları, üzerimize vurdu.
Kurt adam titredi.
Önce kürkü. Sonra omuzları. Sonra bütün vücudu; içten dışa, kemikler önce, deri sonra. Ses çıkardı bu, ıslak ve ağır bir ses, duymak istemediğim türden.
Gözlerimi kaçırmadım. Kaçırırsam zayıf görünürdüm.
Sonra önümde bir insan vardı.
Genç. Benden birkaç yaş büyük olsa da. Siyah saç, dağınık, yüzüne yapışmış. Ten esmer, kürkün altındaki zırh parçaları şimdi daha net görünüyordu. Sağ omzundaki yara hâlâ akıyordu, sardığım bez kızarmıştı çoktan.
Sarı gözler kalmıştı. Sadece onlar.
Nefes aldı. Derin, zorla.
"Daha iyi," dedi.
"Daha iyi görünmüyorsun."
Ağzının köşesi kıpırdadı. Gülümseme değil, ama ona yakın bir şey.
"Bir yere gidiyorum."
"Nereye?"
Gözleri ormana kaydı. Sonra bana döndü.
"Uzaklara."
Bekledim. Başka bir şey gelmedi.
Omzumu silktim. Yayı hazırladım, çantamı düzelttim.
"Kalkabilir misin?"
Denedi. Dişlerini sıktı, sağ kolunu kullanmadan doğruldu, ayağa kalktı. Sendeledi,bir adım geri attı, ağaca tutundu.
Durdu.
"Kalkabildim."
"Gördüm."
Bir an ikimiz de sustuk.
"Adın?" dedi.
"Reina."
Yüzünde hiçbir şey değişmedi. Syndril'deki gibi bir tanıma, bir çekilme, bir iğrenme yoktu. Ya duymamıştı Arlon soyadını, ya da umursamıyordu.
"Ronan."
Ormana baktım. Sabah ileriyordu.
"Yürüyebilirsen, yürü," dedim. "Duruyorsan taşımam."
Yanıma geldi. Ağır adımlarla, ama geldi. "Çok komiksin, okçu."
"Sen de çok inatçısın, kurt."
"Teşekkür ederim."
Adımlarım durdu, sanki ormanın kökleri, ayaklarımı bağlamıştı.
Az önce bana teşekkür mü etti? Albinolu bir kıza? Kafayı yiyorum herhalde.
"Evet, teşekkür ederim," dedi düşüncemi duymuş gibi.
"İltifat etmedim ki." Sesim titredi. Aptal!
Gülümsedi, köpek dişleri, normalden daha uzundu. "Ben iltifat olarak kabul ediyorum."
Dişlerimi sıktım. Hem inatçı, hem de iltifat ediyor.
Ormanın kuru topraklarında yürüyorduk. Ağaçlar her an üzerimize devrilecek gibi, rüzgar, buzun hissini üzerimize taşıyordu.
Ronan arada sırada duruyor, sakinleşiyor, sonra tekrar yanımda yürüyordu.
İleri de, mavi ışıkların parladığı bir köy görünüyordu. Yeşil yollarla kaplı, sökük bir kapısı vardı.
Hafifçe yaklaştım. Tabelanın üzerinde, Nyxoria yazıyordu.
"Burası nasıl bir yer böyle?" dedi Ronan acıyla.
Sağ kolunu omzuma attım. "Yürüyemeyecek haldesin belli. Tutun hadi."
"Senin yardımına ihtiyacım yok, okçu. Kendim giderim. Kurtlar tek başına hayatta kalır."
İnatçı Siyah Kurt.
Biraz daha yürümeye, zorla da olsa, devam ettik. Birkaç dakika sonra, Nyxoria denilen köye gelmiştik.
Adı gibi sessizlikle doluydu. Yıldızlı sokaklar, dolunayın vurduğu meydanlarla doluydu. Garip.
"Bekle." Kolumu tuttu.
"Ne oluyor, Ronan?!"
Burnunu havaya kaldırdı, ortamı kokladı. Ronan'ın burnu havada, gözleri kısılmıştı. Kurt içgüdüleri, insan gözünün görmediğini görüyordu.
"Ne var?" diye sordum, sesimi alçak tutarak.
"Koku," dedi. "Ama... yanlış bir koku değil. Eski. Çok eski. Sanki bu köy yüzyıllardır buradaymış da, kimse fark etmemiş gibi."
Etrafa baktım. Sokaklar boştu ama terk edilmiş hissi vermiyordu. Daha çok, bekliyor gibiydi. Evlerin pencerelerinde hafif mavi bir ışık titreşiyor, taşların arasından incecik bir sis yükseliyordu. Ay, tam meydanın üstünde asılı kalmıştı.
"İleride bir han var," dedim, meydanın köşesindeki iki katlı ahşap binayı göstererek. Tabelasında "Yıldız Tozu" yazıyordu, harfler sanki kendiliğinden parlıyordu.
"Hanlar tehlikelidir," dedi Ronan, yarasını tutarak.
"Sen de kan kaybediyorsun inatçı. Seçim yap."
Cevap vermedi. Sadece başını eğdi ve yürümeye devam etti.
Hanın kapısını ittiğimde, içerisi sandığımdan daha sıcaktı. Büyük bir şömine yanıyor, duvarlarda asılı yıldız haritaları loş ışıkta parlıyordu. Tezgahta, yaşlı bir kadın duruyordu. Gümüş saçları beline kadar uzanıyor, gözleri, tuhaf bir şekilde,gece mavisi parlıyordu.
Ne oluyordu burada?
"Yolcular," dedi kadın. Sesi ne sıcak ne soğuktu. Sadece... kadim. "Uzun zamandır kimse uğramazdı Nyxoria'ya. Hele ki... buçuk olanlar."
Ronan gerildi. "Buçuk mu?"
Kadın gülümsedi. Dişleri normaldi, en azından öyle görünüyordu. "Yarısı insan, yarısı başka bir şey. Sen kurt tarafını taşıyorsun."
Sonra gözleri bana döndü. "Sense... iki dünyanın kanını. Ve bir üçüncüsünün gölgesini."
Sol avucum sızladı. O ne demekti şimdi?
"Kimsiniz?" dedim, sesim beklediğimden daha sert çıkmıştı.
"Ben Nyx," dedi kadın. "Bu köyün bekçisi. Ve şu an, ikinizin de bir yatağa ve sıcak bir yemeğe ihtiyacı var. Sorular sonra."
Ronan'la bakıştık. Başıyla onayladı,ya da bayılmak üzereydi, emin olamadım.
"Bir oda," dedim. "İki yataklı." Yutkundum.
Nyx'in gülümsemesi genişledi. "Elbette."
Odaya çıktığımızda Ronan kendini ilk yatağa attı. Yüzü kireç gibiydi, sardığım bez tamamen kızarmıştı.
"Soyun," dedim.
Yattığı yerde dondu. "Ne?"
"Omzundaki zırhı çıkar. Yarayı temizlemem gerek."
Gözlerini devirdi ama itiraz etmedi. Zırhını güçlükle çıkardı. Yara, düşündüğümden daha kötüydü. Sadece pençe izi değil, kenarlarında mor damarlar vardı. Zehirli bir şey.
"Bu ne zaman oldu?" diye sordum, çantamdan temiz bir bez çıkarırken.
"İki gün önce."
"İki gün mü? Sen bu halde iki gün mü yürüdün!?"
"Kurtlar," dedi dişlerini sıkarak, "tek başına hayatta kalır."
"Kurtlar aynı zamanda sürü hayvanıdır, aptal."
Bir şey demedi. Sadece tavana baktı. Kurtların sessizliği, tüyler ürperticiydi. Hele hele koskoca bir kabileden ise.
Bezi yaraya bastırdığımda acıyla inledi ama bağırmadı. Temizledim, sardım. Bu sefer daha sıkı. Elime bulaşan kanı sildim. Sol avucum hâlâ sızlıyordu ama şimdilik kontrol altındaydı.
"Nyx'in dedikleri," dedi Ronan, gözleri hâlâ tavanda. "İki dünyanın kanı. Ne demekti o?"
Mideme bir taş oturdu.
"Bilmiyorum," diye yalan söyledim.
"Yalan söylüyorsun."
"Sen de bana nereye gittiğini söylemedin."
Sessizlik. Şömine yoktu odada ama Nyx'in büyüsüyle ısınıyordu her yer. Mavi bir sıcaklıktı bu, tenime batmayan türden.
"Gümüş Ortaklığı," dedi sonunda. "Onlardan kaçıyorum."
Donup kaldım. "Ne?" Bana ölüm fermanı veren ortaklık. Gerçi 'Ortaklık' demeye bin şahit ister.
"Benim kabilem, Siyah Kurtlar, Ortaklığa dahil değil. Ama onlar... asker topluyorlar. Kabul etmeyenleri sürgüne gönderiyorlar. Ben de kabul etmedim." Başını çevirdi, sarı gözleri doğrudan bana baktı. "Şimdi sen söyle. Sen neden kaçıyorsun?"
Sol avucumu açtım. Işık, derimin altında hâlâ titreşiyordu.
"Çünkü benim peşimdeler," dedim. "Hem de herkesten çok."
Ronan'ın gözleri ışığa kaydı. Ne korku gördüm, ne de açgözlülük. Sadece merak.
"Neler olduğunu biliyor musun?"
"Hayır. Ama öğrenmek zorundayım."
Dışarıda rüzgar uğuldadı. Pencereden sızan ay ışığı, odanın ortasında bir su birikintisi gibi duruyordu.
Ronan doğruldu, zorla da olsa. "O zaman," dedi, "Vexmere."
"Ne?"
"Vexmere Savaş Okulu. Orada... özel yetenekleri olanları topluyorlar. Eğitiyorlar. Belki seninkini de anlarlar, ben orada eğitim alıyorum. Belki senin için de kayıt yaparlar."
"Gümüş Ortaklığı'nın okulu," dedim buz gibi bir sesle. "Bana onların okuluna gitmemi mi söylüyorsun?"
"Ben de geliyorum," dedi. "Düşmanını tanımak, onu yenmenin ilk adımıdır."
Ona baktım. Yorgundu, yaralıydı, ama sarı gözlerinde bir şey vardı. Kararlılık mı, yoksa intikam mı? Belki ikisi de.
"Yarın," dedim. "Yaran iyileşsin önce."
"Emir mi veriyorsun?"
"Tavsiye. İkisi farklı."
Bu sefer gerçekten gülümsedi. "Yaram için teşekkür ederim, okçu."
"Okçu deme bana, Siyah Kurt!"
"Okçu." Sırıttı.
Yastığı fırlattım, diğer koluyla itti. Daha yeni tanıştığım halde çok çabuk kaynaşmıştım.
Fakat içimdeki ses, beni dürttü.
Vexmere Savaş Okulu. Oraya gitme, orası Gümüş Ortaklığı'nın tam yetkisine sahip bir yer!
Saatler sonra herkes uyurken, kendi yatağımda oturuyordum. Uyku tutmamıştı. Sol avucumdaki ışık artık acımıyordu.
Sadece... bekliyordu. Sanki bir şeyin gelmesini bekliyordu.
Pencereden dışarı baktım. Nyxoria'nın yıldızlı sokaklarında, mavi ışıklar dans ediyordu. Ve o ışıkların ortasında, Nyx duruyordu. Bana bakıyordu.
Dudağını okudum.
"Henüz değil."
Ne için henüz değil? Bilmiyordum. Ama midemdeki o taş, biraz daha ağırlaşmıştı. Her an patlayacak gibi.
Pencereden gökyüzüne baktım. Sanki yıldızlar bana gülümsedi, el salladı. Tıpkı masallarda ki gibi.
Küçükken, saklandığım zamanlarda beni bu durumdan kurtaracak şeyin, hayal kurmak olduğuna inanırdım.
Ve hala inanıyorum. Aptal bir şekilde.
Göz kapaklarımım ardında, kendi masalımı düşünmeye başladım.
İyilikle kötülüğün, ışıkla karanlığın uyum içinde, bir arada bulunduğu bir dünya.
Ve o dünyada görülen, sevilen bir varis. Krallığına kavuşmuş, kendi krallığında kraliçe olmuş bir varis.
Kim bilir?
Bölüm Yorumları