*Yer*: Van kırsalı. Bir köyün üstü. akşam 19:40
*Hava*: Sis, toz, silah sesleri.
Tim pusuya düşürüldü. Yağız siperde. Nefesi düzgün. Eli tetikte. 10 yıldır tek yaptığı bu.
Telsiz: "Komutanım sağ kanat boşaldı!"
Tam o anda... silah seslerinin arasından farklı bir ses.
Hırıltı değil. Ağlama değil.
*Fotoğraf makinesinin deklanşör sesi. Çık-çık.*
Yağız kafasını kaldırdı. 20 metre ileride, molozların arasında bir siluet.
Sırtında çanta. Elinde kamera. Kurşunların üstünden geçerek... yere düşmüş bir çocuğun oyuncağını fotoğraflıyor.
Yağız'ın kanı dondu. "APTAL MISIN SEN?!" diye kükredi.
Yazgı döndü. Kıvırcık saçları toz içinde. Kahve gözleri Yağız'ın gözüne kilitlendi. Korkmadı.
Sadece dedi ki: *"Biri görsün istedim. Biri unutmazsa... belki bir daha olmaz."*
O saniye sağdan bir keskin nişancı ateşi.
Yağız düşünmedi. Siperden fırladı. Yazgı'yı yere yatırdı. Üstüne kapandı.
Kulağına mermiler vızıldarken Yazgı fısıldadı:
"Adın ne?"
Yağız: "..."
Yazgı: "Benimki Yazgı. Demek ki buymuş."
Sessizlik. Sadece nefesleri.
Yağız ilk kez 12 yıldır birinin üstüne "korumak için" kapandı. Öldürmek için değil.
Telsiz cızırdadı: "Komutanım iyi misiniz?"
Yağız gözlerini Yazgı'nın kahve gözlerinden ayırmadan cevap verdi:
*"Tim sağlam. Sivil var. Ben... ben iyiyim."*
---
Bir süre sonra çatışma sona erdi. Silah sesleri sustu. Ama Yağız yeterince sinirli.
Çatışmanın ortasında karşısına çıkan kadına bütün SANCAK TİMİ bir araya toplandı. Kadına anlamsız gözlerle baktılar.
Yağız dayanamadı ve sordu:
"Ne işiniz var sizin bu dağın başında? Hele ki çatışmanın ortasında?"
Yazgı cevap verdi:
"Fotoğraf çekiyordum."
Yağız, Yazgı'nın verdiği cevapla daha da öfkelendi.
"Çatışmanın ortasında mı? Yani başka fotoğraf çekecek bir yer bulamadınız mı?"
Yazgı umursamaz bir tavırla baktı.
"Sorun yok. Bir şey olmadı. Çektim ve şimdi de gidiyorum. İyi günler size."
Dedi ve arkasını döndü.
Bütün tim komutanlarına ve kadına anlamayan gözlerle bakarak onları izliyorlardı.
Yağız, kadının gittiğini görünce hemen ileri atılıp kadının kolunu tuttu.
"Yok öyle iyi günler deyip arkayı dönüp gitmek. Bizimle geliyorsunuz. İfadeniz alınacak. Buyurun."
Diyerek kadına yolu gösterdi.
Yazgı anlamaz gözlerle Yağız'a ve bütün time baktı.
"İfade verecek bir durum yok. İşimi yaptım ve gidiyorum."
Diyerek tam arkasını dönecekken Yüzbaşı Yağız keskin ve tok sesiyle, kesin bir dille:
"Buyurun."
Diyerek emrini tekrarladı.
Yazgı, bu karşısındaki adamdan kurtuluş olmadığını anlayınca "Tamam." diyerek yüzbaşı ve timle yola düştü.
---
*Yazgı'nın anlatımıyla:*
Kaç saatten beri yoldayız artık saymıyorum. Yollar engebeli. Bir araç dolusu askerle ifade vermeye gidiyorum. Van'a geldiğim ilk gün vukuat çıkartmayı nasıl becerdim ben de bilmiyorum.
Aslında benim yaptığım bir şey yok. Şu yüzbaşı olayları fazla abarttı.
Şu an tam karşımda oturuyor ve arada kaçamak bakışlarını yakalıyorum. "Nasıl yakalıyorsun?" demeyin. Çünkü ben de ona kaçamak bakışlar atıyorum. Adam bakılmayacak gibi de değil yani. Dev gibi bir kolları var. 15 kişinin... Yok yok, 30 kişinin kollarının birleşmesi gibi.
Gerçi şu an bulunduğum ortamdaki adamların hepsi öyle. Ama benim dikkatimi sadece o çekti. Sanırım adama bakarken ufak bir iç çektim. Sanırım ki şu an o dahil hepsinin gözü benim üstümde. Ufak bir iç çekişti ama ortam fazla sessiz oluşundan çok net duyuldu.
Gözlerimi kaçırıp ne diyeceğimi bilemeyince eni sonu "Ne kadar kaldı?" diye sordum.
Yüzbaşı yüzüme çok keskin bir şekilde bakarak:
"Ne oldu, sıkıldınız sanırım muhabir hanım?" dedi.
---
Evet. "Biraz kaç saatten beri yoldayız?" dedim.
"Az kaldı, sabredin biraz." dedi ve diğer tarafına döndü.
Ben de kollarımı birbirine bağlayıp camdan tarafa döndüm. İçimden ne kadar kaba olduğunu düşünürken sessiz bir şekilde "dağ ayısı" diye fısıldadım.
Bakışlarının benim üzerimde olduğunu hissettim ama ondan tarafa dönmedim.
Bir süre sonra unuttuğum bir şeyler geldi aklıma ve ani bir çıkışla:
"Ayy arabammm!" diye bağırdım.
Sonra bütün tim bana döndü. Ve ben asıl aklıma gelenle daha çok bağırdım:
"Eyvahhh! Bihter! Bihter arabada kaldı! Gökçe canıma okuyacak. Benim arabam orada kaldı. Bütün eşyalarım içinde. Nasıl alacağım ben şimdi onları oradan?"
Diye yüzbaşıya doğru sordum.
Yüzüme bütün sakinliğiyle:
"Aldırırız biz, merak etmeyin." dedi ve başını diğer tarafa döndü.
"Nasıl merak etmem acaba? Dağın başında kaldı arabam. Ve içinde Bihter var. Siz o arabayı oradan alana kadar hayvan helak olur içinde." dedim sitemle.
Bana baktı ve telefonundan birine bir şeyler yazdı. Arabamla ilgili olduğunu düşündüm ve bir şey sormadım.
Bir süre sonra da zaten askeri üsse giriş yaptık ve daha fazla bir şey sormadım. Araçtan tek tek indiler. Sonra da gerekli kişilere talimat verdikten sonra benim ifademi almak için sorgu odasına girdik.
Yüzbaşı bizzat kendisi ifademi almak istediğini söyledi ve sorguya başladı.
---
SORGU ODASI -
Beton oda. Tek masa, iki sandalye. Duvar da kamera.
Yağız: Kapıyı açtı. "Oturun."
Yazgı oturdu. Elleri kucağında.
Yağız: "Kimlik."
Baktı.
Yağız: "Yazgı özbek. 24 yaş. Ankara. Foto muhabiri."
Gözlerini kaldırdı.
Yağız: "Ankara'dan buraya kadar Bihter ile tek başına mı geldiniz?"
Yazgı: "Evet."
Yağız: Dosyayı açtı. "Baştan anlatın. Ankara'dan neden çıktınız? Van'da ne işiniz var? O dağın başında ne yapıyordunuz?"
Yazgı: Derin nefes aldı.
"Arkadaşımı görmeye geldim. Dr. Gökçe. Çocukluk arkadaşım. Kedisine bakıyorum. Bihter'i Ankara'dan getirdim."
Durdu.
Yazgı: "Askerî üsse geçmeye çalışıyordum. Yolu karıştırdım. Sonra silah seslerini duydum. Mesleğim gereği kendimi çatışmanın ortasında buldum."
Masada sessizlik.
Yağız: Kalemi elinde çevirdi. Gözleri Yazgı'da.
Yağız: "Yolu karıştırdınız. Ve mesleğiniz gereği çatışmanın ortasına girdiniz, öyle mi?"
Yazgı: "Evet, yüzbaşım."
Yağız: Öne eğildi. Sesi buz gibiydi.
Yağız: "Muhabir hanım, burası fotoğraf sergisi değil. Orada her saniye biri ölebilir. Sizin 'mesleğiniz gereği' yüzünden timim hedef olabilirdi. Üç asker şehit olabilirdi. Bunun sorumluluğunu alabilir misiniz?"
Yazgı başını eğmedi.
Yazgı: "Alamam. Ama keşke yapmasaydım da diyem. Görmem gerekiyordu."
Yağız bir an baktı. Sonra arkasına yaslandı.
Yağız: "...Yolu karıştıran Ankaralı bir kız. Cesurmuşsunuz."
Bir sessizlik daha.
Yağız: Ayağa kalktı. "Bir daha izinsiz bölgeye girerseniz sizi ben kurtaramam. Anladınız mı?"
Yazgı: "Anladım, yüzbaşım."
Yağız: Kapıya yürüdü. Elini koluna koydu.
Yağız: "arabanızı getirttik dışarda Bihterde iyi merak etmeyin. Bir daha böyle 'mesleğiniz gereği' demeyin. Emir dinleyin."
Çıktı.
Yazgı tek başına kaldı. Fısıldadı:
"Emir dinleseydim bu fotoğrafları çekemezdim, yüzbaşım..."
Sorgu odasındaki bütün işlemler yapıldıktan sonra çıktım. İlk olarak arabamın yerini öğrenip Bihter'i kontrol etmeye gittim. Gayet iyiydi, şükürler olsun ki bir hayvanın benim yüzümden canına zarar gelmesi, isteyeceğim son şey olurdu. Belli ki bir şeyler yedirtilmiş, içirilmişti. Keyfi yerindeydi.
Şimdi Bihter'i de alıp Gökçe'nin yanına gitmek kalmıştı. Resmen vukuatla kızın çalıştığı yere getirilmiştik. Birlikte tekrardan içeri girdik ve revirin yerini öğrenir öğrenmez oranın yolunu tuttuk. Kapıyı tıklatıp "Gel" komutunu duyar duymaz içeri girdik. Gökçe, askerlerden birinin yarasına pansuman yapıyordu. Bizi görünce ne yapacağını şaşırdı ve çok heyecanlandı. Hemen pansumanı bitirdi. Asker odanın dışına çıkar çıkmaz çığlık çığlığa sarılıp hasret gidermeye başladık.
Aslında daha önce konuşmuştuk. Van'a gelmek istediğimi, gelirsem nerede kalacağımı falan. Tabii ki Gökçe, onunla birlikte askerî lojmanda kalmam yönünde çok ısrar etmiş ve o yönde karar kılınmıştı. Şimdi de ondan anahtarı alıp Bihter'le evin yolunu tutmuştuk.
Eve geldiğimizde Bihter çoktan alışmış, bir köşede mırıl mırıl uyuyordu. Ben de hızlıca bana ayrılan odaya yerleştim, bu gün çok yorucu bir gün olmuştu daha ilk günüme göre o yüzden hemen duşumu aldım ve uykunun kollarına teslim ettim kendimi.
Bölüm Yorumları