Ertesi sabah İstanbul her zamanki gibiydi.
İnsanlar işe yetişmeye çalışıyor, vapurlar kıyılardan ayrılıyor, kafelerde kahve makinelerinin sesleri yükseliyordu.
Hiç kimse bir önceki gece şehrin dört farklı noktasında doğaüstü olaylar yaşandığını bilmiyordu.
Hiç kimse gökyüzünün altında dört farklı ruhun aynı anda uyandığından haberdar değildi.
Ama bazı şeyler değişmişti.
Özellikle de Noxen için.
Noxen
Noxen sabah olduğunda hâlâ uyumamıştı.
Masasının üzerindeki defter açıktı.
Sayfanın ortasında, gece gördüğü sembol duruyordu.
Hilal.
Fakat artık sembolün etrafında ince çizgiler oluşmuştu.
Daha önce orada değillerdi.
Noxen parmağını çizgilerin üzerinde gezdirdi.
Bir anda başı ağrıdı.
Gözlerinin önünden kısa bir görüntü geçti.
Eski bir taş yapı.
Dört sütun.
Ortada yuvarlak bir masa.
Masanın üzerinde aynı mühür.
Ve karşısında üç kişi.
Yüzlerini göremiyordu.
Birisi ateşin yanında duruyordu.
Bir diğeri suyun karşısındaydı.
Sonuncusu ise açık bir pencerenin önünde duruyordu.
Noxen gözlerini açtı.
Nefesini tuttu.
"Üç kişi..."
Defterin sayfasını çevirdi.
Sayfanın alt kısmında, daha önce fark etmediği küçük bir yazı vardı.
Karaköy.
Altında ise bir saat:
21.00
Noxen uzun süre yazıya baktı.
Bunun bir tesadüf olmadığına artık emindi.
Ama gitmeye de niyeti yoktu.
En azından başlangıçta.
Çünkü yıllardır öğrendiği bir şey vardı:
Birileri seni bir yere çağırıyorsa, bunun mutlaka bir sebebi vardır.
Ve çoğu zaman o sebep iyi değildir.
Defteri kapattı.
Tam odadan çıkacakken durdu.
Duvarın üzerinde kısa bir gölge hareket etti.
Noxen hızla arkasını döndü.
Hiç kimse yoktu.
Fakat gölge, duvarın üzerinde birkaç saniye daha yaşamaya devam etti.
Sonra bir insan siluetine dönüştü.
Noxen'in yüzü gerildi.
Siluet dudaklarını oynattı.
Ses çıkmadı.
Ama Noxen kelimeleri okuyabildi.
"Git."
Gölge kayboldu.
Noxen birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra ceketini aldı.
"Tamam."
Kapıyı kapattı.
"Bu kez kaçmayacağım."
Auren
Auren ise aynı saatlerde başka bir sorunla uğraşıyordu.
Avucundaki küçük yanık izi hâlâ duruyordu.
Ne kadar yıkarsa yıkasın geçmiyordu.
Daha kötüsü, bazen yeniden ısınıyordu.
Kahve kupasını masaya bıraktığında parmaklarının arasından küçük bir kıvılcım çıktı.
Auren irkildi.
"Yeter artık."
Elini cebine soktu.
Karşısındaki arkadaşına belli etmemeye çalıştı.
Fakat içten içe korkuyordu.
Çünkü dün gece gördüğü savaş görüntüsü zihninden çıkmıyordu.
Bir insanı kurtarmaya çalışıyordu.
Kim olduğunu bilmiyordu.
Ama onu kaybettiğini biliyordu.
Ve bu his gerçekti.
Öylesine gerçekti ki uyandığında bile o kaybın acısını hissedebiliyordu.
Telefonuna bir bildirim geldi.
Bilinmeyen bir numara.
Mesajda yalnızca bir adres vardı.
Karaköy — Eski Saatçi Hanı.
Altında:
21.00
Auren kaşlarını çattı.
"Kim gönderdi bunu?"
Mesajı tekrar açtı.
Bu kez ekranda yeni bir cümle belirdi.
Ateşin yanıyorsa, cevap yakındır.
Auren'in yüzündeki ifade değişti.
Telefonu kapattı.
Bir süre düşündü.
Sonra ayağa kalktı.
"Sanırım bugün normal bir gün olmayacak."
Mareon
Mareon'un mesajı ise denizin kendisinden gelmiş gibiydi.
Sabah erkenden sahile indi.
Gece aldığı kolyeyi yanında taşıyordu.
Kolye, sabah saatlerinde sıradan bir metal parçası gibi görünüyordu.
Ama denize yaklaştığında mavi bir ışıkla parladı.
Mareon kolyeyi avucuna aldı.
Suya baktı.
Yüzeyde kendi yansıması yerine başka bir yüz gördü.
Noxen.
Mareon onu tanımıyordu.
Ama gece gördüğü kişinin aynı yüzüydü.
Bir saniye sonra görüntü değişti.
Auren.
Ardından Vaelen.
Üç farklı yüz.
Üç farklı insan.
Mareon fısıldadı:
"Demek gerçekten dördüz..."
Sözünü düzeltti.
"Dört kişi."
Denizin içinden hafif bir dalga yükseldi.
Kıyıya küçük bir taş bıraktı.
Taşın üzerinde aynı adres kazılıydı.
Eski Saatçi Hanı.
Saat:
21.00
Mareon taşı eline aldı.
İçinde garip bir huzur vardı.
Sanki sonunda uzun zamandır aradığı bir şeyin izine ulaşmıştı.
Ama aynı zamanda korkuyordu.
Çünkü gördüğü üç kişiden yalnızca biri ona tanıdık gelmişti.
Noxen.
Onun gözlerinde bir şey vardı.
Mareon bunu açıklayamıyordu.
Ama Noxen'i gördüğü anda geçmiş yaşamından bir cümle hatırlamıştı.
"Ona güvenme."
Mareon kaşlarını çattı.
"Kime?"
Deniz sessizdi.
Vaelen
Vaelen içinse durum biraz daha farklıydı.
O, diğerleri gibi bir mesaj almamıştı.
Onun yerine rüzgâr onu götürüyordu.
Gün boyunca yürüdü.
Farkında olmadan.
Bir sokaktan diğerine geçti.
Her kavşakta rüzgâr yön değiştirdi.
Sonunda kendisini Karaköy'de buldu.
Vaelen durdu.
"Buraya neden geldim?"
Etrafına baktı.
Karşısında eski bir han vardı.
Kapısının üzerinde yıllardır kullanılmıyormuş gibi görünen bir tabela bulunuyordu.
SAATÇİ HAN.
Vaelen tabelaya baktı.
Sonra gökyüzüne.
Rüzgâr kesildi.
İlk kez.
Tamamen.
Bu, Vaelen'in hoşuna gitmedi.
"Bu hiç normal değil."
Kapıya yaklaştı.
Kapının üzerinde dört sembol vardı.
Hilal.
Alev.
Damla.
Sarmal.
Vaelen'in nefesi kesildi.
Elini sembollerin üzerine koydu.
Kapı kendiliğinden açıldı.
İçerisi karanlıktı.
Vaelen birkaç saniye düşündü.
Sonra içeri girdi.
Saatçi Hanı
Saat 20.58.
Vaelen içerideydi.
İki dakika sonra Mareon geldi.
İkisi kapının önünde karşılaştı.
Birbirlerine baktılar.
Vaelen kaşını kaldırdı.
"Sen de mi mesaj aldın?"
Mareon başını salladı.
"Denizden."
Vaelen birkaç saniye sessiz kaldı.
"Denizden mesaj aldığını mı söylüyorsun?"
"Tam olarak öyle."
Vaelen gülümsedi.
"Tamam. Bugün gerçekten garip."
Mareon onun yüzünü inceledi.
"Sen Vaelen'sin."
Vaelen'in gülümsemesi kayboldu.
"Benim adımı nereden biliyorsun?"
Mareon cevap vermeden önce arkasını gösterdi.
Kapının üzerinde dört sembol vardı.
"Sanırım aynı nedenle buradayız."
Vaelen sembollere baktı.
"Diğer ikisi nerede?"
Tam o sırada kapı yeniden açıldı.
Auren içeri girdi.
"Sanırım beni arıyorsunuz."
Vaelen ona baktı.
"Sen de mi?"
Auren avucunu gösterdi.
Parmaklarının arasında küçük bir alev oluştu.
Vaelen'in gözleri büyüdü.
Mareon ise kolyesini çıkardı.
Kolye mavi bir ışıkla parladı.
Üçü birkaç saniye birbirlerine baktılar.
Vaelen hafifçe başını salladı.
"Tamam."
Auren kaşını kaldırdı.
"Ne?"
"Artık kendimi garip hisseden tek kişinin ben olmadığımı biliyorum."
Auren kısa bir kahkaha attı.
"İyi."
Sonra üçünün de bakışları kapıya yöneldi.
Saat 21.00 olmuştu.
Kapı tekrar açıldı.
Noxen içeri girdi.
Odaya adım attığı anda herkes sustu.
Mareon'un yüzündeki ifade değişti.
Auren'in eli istemsizce alevle kaplandı.
Vaelen'in çevresindeki hava hareketlenmeye başladı.
Noxen ise üçünü de tek tek inceledi.
Sonra gözleri Mareon'daki kolyeye takıldı.
"Nereden buldun onu?"
Mareon cevap vermedi.
"Sen kimsin?"
Noxen soğuk bir sesle karşılık verdi.
"Önce siz söyleyin."
Auren öne çıktı.
"Buraya çağrıldık."
"Kim tarafından?"
"Bilmiyoruz."
Noxen'in bakışları sertleşti.
"Demek hiçbiriniz bilmiyorsunuz."
Vaelen araya girdi.
"Sen biliyor musun?"
Noxen birkaç saniye sustu.
"Hayır."
"Harika."
Vaelen ellerini iki yana açtı.
"Dört kişi, dört güç, sıfır cevap."
Tam o anda hanın içindeki bütün saatler aynı anda çalışmaya başladı.
Tik.
Dördü de sustu.
Tak.
Duvarlarda asılı yüzlerce saat aynı anda hareket ediyordu.
Tik.
Noxen'in yüzü değişti.
Bir şey hatırlamıştı.
"Burayı biliyorum."
Mareon ona döndü.
"Nereden?"
Noxen cevap vermedi.
Çünkü gözlerinin önünde eski bir görüntü canlanmıştı.
Aynı oda.
Aynı masa.
Aynı dört kişi.
Fakat bu kez yüzleri daha belirgindi.
Noxen kendi geçmiş yaşamındaki yüzünü gördü.
Ateşin yanında Auren'in yüzüne benzeyen biri.
Suyun karşısında Mareon'a benzeyen biri.
Pencerenin önünde Vaelen'e benzeyen biri.
Ve masanın ortasında mühür.
Geçmişteki dört kişi birbirlerine bakıyordu.
Sonra eski Noxen konuştu.
"Bunu yaparsak geri dönüşü olmayacak."
Görüntü kesildi.
Noxen birkaç adım geriye çekildi.
Auren onu tuttu.
"Neyi gördün?"
Noxen elini çekti.
"Dokunma."
Auren sinirlendi.
"Yardım etmeye çalışıyorum."
"Yardım istemedim."
"Kimse sana saldırmıyor."
"Henüz."
O anda odadaki hava değişti.
Mareon araya girdi.
"Yeter."
İkisinin de bakışları Mareon'a döndü.
Mareon kolyeyi kaldırdı.
"Bu kolye dün gece bana sizin üçünüzü gösterdi."
Vaelen'in yüzü ciddileşti.
"Üçümüzü?"
"Evet."
Noxen bir adım yaklaştı.
"Ve beni de mi?"
Mareon başını salladı.
Noxen birkaç saniye sustu.
"Demek bu yüzden."
Auren kaşlarını çattı.
"Neden?"
Noxen cevap vermeden masanın üzerindeki eski kitabı fark etti.
Kitap kendiliğinden açıldı.
Dört sembolün altında tek bir cümle yazıyordu:
"Dört taşıyıcı yeniden doğduğunda, mühür yeniden açılır."
Vaelen kitabı eline aldı.
"Taşıyıcı mı?"
Mareon sayfanın devamına baktı.
"Burada başka bir şey daha yazıyor."
Auren yaklaştı.
Mareon okumaya başladı:
"Gölge geçmişi hatırlayacak."
Noxen'in yüzü gerildi.
"Ateş kaybettiğini arayacak."
Auren'in nefesi kesildi.
"Su unutulanı görecek."
Mareon sessizleşti.
"Rüzgâr ise sustuğu gerçeği söyleyecek."
Vaelen'in yüzündeki gülümseme tamamen kayboldu.
Dördü de birbirlerine baktı.
İlk kez güçlerinin yalnızca birer yetenek olmadığını anlıyorlardı.
Güçleri, geçmiş yaşamlarıyla doğrudan bağlantılıydı.
Ve Noxen'in dikkatini kitabın en altındaki son cümle çekti.
Diğerlerinden farklı olarak bu cümle siyah mürekkeple değil, kırmızıya yakın koyu bir renkle yazılmıştı.
Noxen yavaşça okudu:
"Fakat dördünden biri, ilk yaşamında mührün kırılmasına sebep oldu."
Auren başını kaldırdı.
"Kim?"
Kimse cevap vermedi.
Noxen'in bakışları diğer üçünün üzerinde gezindi.
Mareon'un.
Auren'in.
Vaelen'in.
Sonra Vaelen konuştu.
"Belki de cevabı geçmişimizde bulacağız."
Noxen kitabı kapattı.
"Ya geçmişimiz bize yalan söylüyorsa?"
O anda hanın bütün kapıları aynı anda kapandı.
Dışarıdan hiçbir ses gelmiyordu.
İstanbul'un gürültüsü tamamen kesilmişti.
Dört karakter odanın ortasında kaldı.
Ve masanın üzerindeki mühür yeniden parladı.
Bu kez dört sembol birbirine bağlandı.
Gölge.
Ateş.
Su.
Rüzgâr.
Sonra mührün ortasında tek bir görüntü belirdi:
Dört kişinin geçmiş yaşamında bulunduğu eski bir yapı.
Fakat görüntünün arkasında beşinci bir siluet vardı.
Dördünden birinin arkasında duruyordu.
Yüzü görünmüyordu.
Noxen görüntüye bakarken fısıldadı:
"Biz dört kişi değiliz."
Auren ona baktı.
"Neden?"
Noxen'in gözleri karanlık siluete kilitlendi.
"Çünkü geçmişte bizi izleyen biri daha varmış."
Mühür söndü.
Ve saatler durdu.
21.17.
Dört karakter birbirlerine baktı.
Artık geri dönüş yoktu.
Çünkü ilk kez aynı yerdeydiler.
Ve geçmiş yaşamlarının kapısı, onların önünde yeniden açılmıştı.
Bölüm Yorumları