Ama bu kulübe girmeyi kafaya koymuştum, bu yüzden hemen pes etmeyecektim. Duvarın arkasında biraz bekledim. Şansım yaver gitti; Pamir ceketini aldı, içeri giren başka bir kulüp arkadaşına bir şeyler söyleyip koridorun ters yönüne doğru ilerleyerek odadan çıktı. O odadan çıkar çıkmaz fırsat bu fırsat diyerek içeri daldım. Masanın üzerindeki boş başvuru formlarından birini kapıp alelacele bilgilerimi doldurdum. Son olarak bölüm kısmına büyük harflerle 'PSİKOLOJİ - 3' yazdım. Kalemi tam masaya bırakıp derin bir nefesle zafer içinde arkamı dönmüştüm ki, kapının eşiğinde dikilen Pamir ile göz göze geldim.
Pamir’in anlamaması için hiçbir şey demeden, şaşkınlığından yararlanıp omzunun yanından bir kedi gibi sıyrıldım ve kulüp odasından fırlayıp koridorda uzaklaşmaya başladım. Ancak arkamdan gelmeye devam etti:
"Hey! Form dolduran kız! Dur bir saniye, neden kaçıyorsun?"
Kaçamayacağımı anlayınca aniden arkamı döndüm ve dik bir duruşla tam karşısında durdum. Pamir gözlerini kısarak yüzüme baktı, dudaklarında alaycı bir kıvrılma belirdi:
"Aa... Ben seni hatırladım," dedi üstten bakan bir tavırla. "WhatsApp grubunda herkese şerefsiz diyen, dünyayı ben yarattım havalarındaki o kendini beğenmiş kızsın sen!"
"Sözlerini seçerken dikkat et!" diyerek lafı yapıştırdım. "Ben kimseye lakap takmadım, sadece senin o egomanyak grup kurallarına küçük bir eleştiri getirdim. Ama görüyorum ki haklıymışım; eleştiriye bile tahammülü olmayan bir diktatör gibi beni gruptan şutladın!"
"O grup benim alanım ve kurallara uymayan herkes elenir," dedi elini cebine atarak. "Burada bana laf atıp 'oku geç' diyebileceğin bir ekran yok arkanda."
"Merkezinde senin olduğun hiçbir şeyi uzatmaya niyetim yok zaten!" diyerek arkamı döndüm ve arkama bakmadan oradan uzaklaştım.
Hızlı adımlarla kampüs binasından dışarı fırladığımda, sonbaharın o hafif serin rüzgarı yüzüme çarpıp yanaklarımdaki öfke ateşini biraz olsun hafifletti. Henüz okulu ve etrafındaki caddeleri bile doğru dürüst bilmiyordum. Kampüsten çıkıp sararmış yaprakların kaldırım kenarlarını süslediği o tatlı cadde boyunca rastgele yürümeye başladım. Mağazalar, kitapçılar ve sıralı kafelerin arasından geçerken kendimi tamamen akışa bıraktım. Bir süre yürüdükten sonra bacaklarımın sızladığını hissedip, köşede duran, dışarısında minik ahşap masaları olan oldukça şirin bir kafeye yöneldim.
İçeri adım attığım an burnuma dolan taze çekilmiş kahve kokusu içimi ısıtmaya yetti. Cam kenarındaki boş masalardan birine geçip oturdum. Çantamı yan tarafa bırakırken, masanın başında aniden beliren bir gölgeyle kafamı kaldırdım. Karşımda, önlüğü hafifçe yana kaymış, saçları yataktan yeni kalkmış gibi darmadağın duran ve yüzünde kocaman, şapsal bir gülümseme olan bir garson çocuk duruyordu.
"Hoş geldiniz!" dedi, elindeki minik adisyon defterini havada bir cambaz gibi döndürmeye çalışırken. Tabii ki defter o an elinden kaydı ve tam önümdeki tuzluğun üzerine düşerek tuzluğu devirdi. Çocuk panikle gözlerini büyüttü. "Aha, şanssızlık! Vallahi normalde çok profesyonelimdir ama bugün yerçekimiyle aramda kişisel bir problem var galiba. Kusura bakmayın."
Onun bu sakar ve sapsal haline engel olamayarak hafifçe kıkırdadım. "Sorun değil, yerçekimi bazen bana da oyun oynuyor."
Devrilen tuzluğu alelacele düzeltti ve saçını arkaya doğru savurdu. "Ben çaylak filozofunuz ve bugünlük garsonunuz. Bu sonbahar gününde ruhunuzu neyle şenlendirmek istersiniz? Filtre kahvemiz var, tazedir. Bir de ben yaptım diye demiyorum ama yanına çikolatalı bir kurabiye fırınladık, parmaklarınızı yersiniz. Yani umarım yersiniz, fırının ayarını en son tutturduğumda takvimler geçen ayı gösteriyordu."
Onun bu durmak bilmeyen, aşırı neşeli ve komik mızah anlayışı okulda yaşadığım tüm o gerginliği bir anda silip süpürdü. " Bana bir filtre kahve ve o gizemli kurabiyenden getirebilirsin," dedim gülümseyerek.
"Harika seçim! Siparişiniz ışık hızında geliyor, yani eğer mutfak yolunda ayağım bir yerlere takılmazsa," diyerek arkasını döndü ve gerçekten de hafifçe sendeleyerek tezgaha doğru ilerledi. Kahvemi ve şansıma tam kıvamında pişmiş olan kurabiyemi getirdi.
"Mete ben bu arada," dedi, önlüğünün cebinden çıkan bir peçeteyle masanın kenarını silerken. "Halkla İlişkiler üçüncü sınıf. Okulun bitmek bilmeyen teorik derslerinden kaçıp ruhumu buraya, pratik hayata teslim ettim anlayacağın. İnsanlarla iletişim kurmayı seviyorum ama henüz nesnelerle iletişim kurmayı pek beceremedim, sürekli üstüme başıma dökülüyorlar."
" Ben de Duru," dedim kahvemden sıcak bir yudum alırken. "Psikoloji üçüncü sınıf. Ben de buraya yeni yatay geçiş yaptım."
"Ooo, psikolog hanım! Desene bundan sonra benim bu sakarlıkların altındaki travmaları beraber çözeceğiz," diyerek göz kırptı ve yine hafifçe sendeleyerek tezgaha doğru ilerledi.
Mete'nin bu sapsal ve samimi tavrı sayesinde yabancısı olduğum bu caddeler gözüme çok daha sıcak görünmeye başlamıştı. Kahvemin son yudumunu da içip hesabı ödedikten sonra kafeden ayrıldım ve evimizin yolunu tuttum.
Apartmanın önüne geldiğimde, elindeki koca iki pazar poşetiyle kapıyı açmaya çalışan tonton, çok tatlı bir kadın gördüm. Poşetler o kadar doluydu ki kadının kolları titriyordu.
"Durun, ben yardım edeyim," diyerek hızla yanına koştum ve pazar poşetlerini ellerinden aldım.
Kadın derin bir nefes alıp yüzündeki o sıcacık gülümsemeyle bana baktı. "Aman güzel kızım benim, hızır gibi yetiştin valla. Ben Nermin," dedi elini kalbine koyarak. "Üst katta tonton bir babaannemiz, bir de çocuklar var, onlara pazar alışverişini yetiştireyim derken dermanım kalmamış."
Dün Melis'in bahsettiği, bize o nefis poğaçaları getiren karşı komşumuzun Nermin Teyze olduğunu o an anladım! "Ben de Duru, Nermin Teyze. Tam karşı dairenize yeni taşındık," dedim asansöre doğru yürürken. Kısa ama içimi ısıtan, sıcacık bir tanışma sohbetinin ardından poşetleri dairesinin kapısına kadar bırakıp kendi evimin kapısını anahtarımla açtım.
Eve adım atar atmaz gözlerim istemsizce salonumuza kaydı. Gerçekten küçücük ama içini kendi zevkimize göre döşediğimiz için sıcacık bir yuvaya dönüşmüş bir salonumuz vardı. Odanın tam ortasında, üzerine attığımız hardal sarısı battaniyelerle pofuduk duran gri, minik bir L koltuğumuz yer alıyordu. Hemen karşısındaki kitaplığa henüz birkaç kitabımızı dizebilmiştik ama yine de o tonton ve samimi hava odaya tamamen hakimdi.
"Melis! Ben geldim!" diye seslendim çantamı portmantoya asarken.
Mutfaktan gelen garip bir cızırtı ve öksürük sesinin ardından Melis’in sesi yükseldi: "Mutfaktayım Duru! Çabuk yetiş, durumlar biraz karışık!"
Hızla mutfağa daldığımda gördüğüm manzara karşısında duraksadım. Melis, tezgahın üzerine kurduğu o koca ışıklı makyaj aynasının karşısına geçmiş, bir elinde maskara tutarken diğer eliyle de tencerenin kapağını siper gibi kendine kalkan yapmıştı. Üstünde yine iddialı bir kombin vardı, sanki mutfakta yemek pişirmeye çalışmıyor da bir ödül törenine hazırlanıyordu.
"Kızım, sana mutfakta makyaj yapma demedim mi ben?" dedim dolaptan kendime bir bardak su doldururken. "Ayrıca tencereyle arandaki bu husumet ne?"
Melis aynadan gözünü ayırmadan, göz kapağına özenle eyeliner çekmeye devam etti. "Aman Duru, odamın ışığı burası kadar iyi değil ne yapayım? Hem acilen hazırlanmam lazım. Buraya taşındığımı duyan eski bir arkadaşım aradı, tesadüf bu ya o da buralardaymış! Bu akşam kampüsün yakınındaki kafede buluşup eski günlerin dedikodusunu yapacağız. Çok heyecanlıyım! Sen anlat bakalım okul nasıl geçti?"
Kendimi koltuğa bırakıp okulda olan her şeyi kısacık özetledim. Melis kahkahayı bastı. "Şaka yapıyorsun! Çocuk resmen senin belan olmuş. Neyse, ben kaçar kuşum, arkadaşım bekliyor," diyerek evden fırladı.
Melis gittikten sonra mutfağa geçip kendime pratik bir makarna yaptım. Tek başıma yemeğimi yedikten sonra günün tüm yorgunluğuyla erkenden yatağıma geçtim ve derin bir uykuya daldım.
Ertesi sabah, sonbahar güneşinin balkondan sızan tatlı ışıklarıyla uyandım. Melis banyoda hazırlanırken ben de antredeki boy aynasının karşısına geçip üstüme başıma çeki düzen verdim. Aynadaki yansımama bakarken, bu yeni şehirdeki ilk gerçek okul günüme hazır olup olmadığımı tartıyordum. Omuzlarıma dökülen doğal sarı saçlarımı hafifçe geriye savurdum. Sonbaharın renklerine uygun boğazlı kalın bir kazak, altına dökümlü şık bir etek ve en sevdiğim çizmelerimi geçirmiştim. Aynaya biraz daha yaklaşıp ela gözlerime hafif bir maskara sürdükten sonra derin bir nefes aldım. Çantamı da omzuma taktım. Görünüşüm tam istediğim gibi sıcacık ve hazırdı.
"Melis hadi, ben çıkıyorum!" diye seslenerek bizim dairenin kapısını açtım ve koridora doğru ilk adımımı attım. Tam o saniyede, karşı dairenin kapısı da aynı anda tık diye açıldı.
Kafamı kaldırdığım an zaman tamamen durdu. Karşımda asla yabancı olmayan o yüzü görünce öylece kalakaldım.
"Sen..." dedi, sesindeki o sarsılmış şaşkınlığı gizleyemeyerek. "Senin burada, benim tam karşı dairemde ne işin var?"
Bölüm Yorumları
Yorum yapmak için giriş yapın.
Yine çokk güzelll diğer bölümü de bulaşık yıkadıktan sonra okuyacağımm ama meraklandımm
Yorum
Yorum bulunamadı.